
Edebiyat, hayatın ruhunun muhasebesini tutar!
O hayatın (hayatların) içinden geçtiği zamanın ruhu da bu muhasebeye dâhildir.
Hayatın ruhu, bütün renkleri barındırır sinesinde; karalar, koyular da dâhil olmak üzere...
Edebiyatın muhasebesi kırılgandır, naziktir, ama aynı zamanda kendi gerçekliği içinde şefkatli bir sertlik de taşır; çünkü insanın eğilmez bükülmez hallerini de gözaltına alır. Mevlana hatırlatıyor:
“Her şey incelikten, insan kalınlıktan kırılır.”
Yazar, içi acıyarak da olsa bu kalınlıkların merhametsizliğini, vicdansızlığını adeta bir insanlık kazısı yaparcasına açığa çıkarır, okurun gözleri önüne serer.
Yazarın kelamı, gerçek tarihi yazmaz mı zaten?
Abdullah Ataşçı, edebiyatın sessiz devrimcilerinden biri olarak bu tarihin yazılmasına edebî katkı getiren yazarlardan biri bence.
Yeni yayımlanan Dağda Duman Yeri Yok adlı romanında, hayatın ruhunu su gibi akıtıyor insanın içine.
Lakin akan, daha çok kırmızı bir su!
Yazar, içimizde fırtınalar estiriyor ama insana umudunu kaybettirmiyor yine de; insan kendisine doğru bakıyor çünkü!
Bu romanı tasavvufi bir açıdan da değerlendirirsek, şunu söyleyebiliriz bence; acı, bizi içimizdeki bize yaklaştırıyor.
Abdullah Ataşçı, kökünden kopmanın aynı zamanda insanın gövdesinden de kopmak olduğunu söylüyor. Dağda Duman Yeri Yok’un ana temalarından biri de bu zaten. Romanda birden fazla ana tema var; bunlar birbirlerini tamamlayan bir anlatımla sunuluyorlar. Hepsinin ortak ‘kan’ı, hamuru ise korku.
Yazının devamını okumak için tıklayın.