
Bilinen, görünen, algılanan hayatın manası içinde, daha derinlikli başka manalar arayışındadır edebiyat.
Bilgeliği de bundandır zaten.
İnsana hayatın birden fazla cephesi olduğunu hissettirir.
Yazar, kalemiyle sürekli olarak yeni cepheler açar; hep genişleyen bir döngüdür aslında bu; sonsuzdan gelen ve sonsuza doğru uzayan bir hayat döngüsü.
Edebiyat, hayatı genişletir.
Ve aynı zamanda derinleştirir; ışık, bu hayat cephelerinden süzülerek ve yansıyarak çoğalır.
Yazar da, hayata (insana) yeni ışıklar kazandırır böylece.
Ahmet Büke, edebiyatın ışığını çoğaltan bir yazar.
Yeni yayımlanan hikâye kitabı Ekmek ve Zeytin’de bunu daha çok anlıyoruz.
Kitapta yer alan hikâyelerin her biri bir karanlığı aydınlatıyor adeta. Hayatı anlamakta zorlandığımız ve bazılarının oluşumuna kendimizin de katıldığı karanlıkların aydınlatılmasıdır bu.. Ahmet Büke, bize bir meydan açıyor. Işığı kolayca yakalayabileceğimiz bir ışık kaynağına sahip bir alan bu.
Yazar, saf tutmuş, saflaştırılmış olan bizleri bu gayrı insani düzenden, sıradanlıktan (yan yana ve art arda dizilmişlikten) kurtarıyor adeta. Daha rahat soluk alabileceğimiz, göz göze akabileceğimiz bir meydan düzenine davet ediyor.
Orada insandan insana geçebilecek bir ışık düzeni, bir bakışma var çünkü.
Saf tutturularak sıkıştırılmış bir edebiyat yerine, meydan açtırılarak genişletilmiş bir edebiyat onunki.
İnsanların birbirlerini ancak enselerinden belli belirsiz tanıyabildikleri bir karanlıktan, yüz yüze gelebildikleri bir aydınlığa çıkış bu aslında.
Ahmet Büke, bir edebî ışık ehli söylemi içinde ilerliyor bence.
“Allahım, şimdi isteklerimi sıralıyorum sana: 1.
Yazının devamını okumak için tıklayın.