
Edebiyat-çizgi roman ilişkisi, soyutla somutun ilişkisi gibi bir şeydir!
Hayaldeki biçimleniş ile resmedilişin bir tür buluşmasıdır bence çizgi roman.
Ancak, bu resmediliş biçimi ortak bir hayalin biçimlenmesine tekabül ederse bir kıymeti harbiyesi olabilir; bu da çok zor ve netameli bir durumdur ya; zira burada söz konusu olan edebî metnin yazarının hayalindeki biçimlenişin resme geçirilmesi değil, okurların –seyredenlerin– hayallerinde oluşan ortak biçimin yakalanabilmesidir.
Hem okur, hem seyreder çünkü o!
Zorun başarılması, metnin sahip olduğu duygunun, çizgide (resimde) ete kemiğe büründürülmesi olacaktır; bu bir yazar-okur-çizer üçlüsünün ortak kesişme noktasıdır aslında.
Sonuçta bir çizgi roman kitabını eline alan, okumaktan ziyade seyreden kişidir; ki, çizgi roman karelerinde yer alan yazılar dahi –başarılı bir çizgi gerçekleştirildiğinde– resmin bir unsuru durumundadır bence.
Metin, artık çizgiye (resme) evrilmiştir.
İkinci ustalık, uzmanlık aşamasına geçilerek ortaya yeni bir ifade aracı, bir dil çıkarılmıştır.
Çizerin (resmedenin) egemen olduğu bir midyumdan söz edilir artık.
Bir çizgi romanın başarılı bir biçimde ortaya çıkmasının püf noktası ise; metnin (romanın) sahip olduğu kültüre (özde, biçimde, içerikte) uygun ve aynı titreşimlere sahip bir çizgi kültürünün bir araya getirilip mezc edilmesidir.
İstanbul’un ruhunu başarıyla bağrında taşıyan bir roman, çizgi romana dönüştürülürken, önemle dikkat edilmesi gereken husus, çizgi stilinin de (çizgi kültürünün de) aynı ruhu bağrında taşımasıdır; açıkça, böyle bir roman, bir Londralı çizerin, ya da bir Parisli çizerin çizgi kültürlerinde varolan ruhla buluşturulamaz asla.
Yazının devamını okumak için tıklayın.