Günlük hayatın doğasını keşfe kalkışıp yorumlamayı misyon edinen günümüz popüler filozoflarının, Marks’ın ünlü uyarısını sürekli hatırlamaları gerekir bence:
“Bugüne kadar filozoflar hep dünyayı yorumladılar, hâlbuki değiştirmek gerek onu.” Tesbit, araştırma, tanışma, sohbet, analiz, hatta eleştiri, açık net bir duruş ve dil (söylem) ile yapılmıyorsa,
taraf gizleniyor demektir. Bu maskeleme olayının kaynağı, sistemin içinde var olmanın, alan kaydırılarak, yani
sınırlı sorumlu bir eleştiri kıvamı tutturularak aydın sorumluluğu gibi görünen
şeyin yerine getirilmesidir aslında; tabii yersek!
İlk okunuşta eleştiri gibi görünse de, aldanmayın; sistemi bir güzel payandalayan destek dokunuşlu eleştirilerdir gündelik hayat filozoflarınınki.
Felsefeyi edebiyatlaştırmak ya da edebiyatı felsefeleştirmek, sistemin özellikle soğuk savaş ve globalizm dönemlerinde başarıyla uyguladığı;
hayat üzerinden ince ince işlediği bir düşünsel mikro cerrahi ideoloji projesidir bana göre. Bu türden projelerle, felsefenin sokaktaki insanla buluşması amaçlanıp;
insani değişim sürecine/evresine girildiği izlenimi yaratılmak isteniyor olabilir.
Bilindiği gibi sistem bazı zamanlarda karşılaştığı ideolojik tehdit durumlarında, kitleye
serum verir ve bu serumun içine de bazı
kültürel yenilikler(!) karıştırır. (Hippiliği, gruculuğu, kuantumculuğu vb. hatırlayalım) Bu kültürler –kültürmüş gibi sunulanlar-, felsefi, psikolojik, inançsal, çevreci, enstalatif görünümlere sahip olsalar da, bizden,
özden uzaklaştırılan; duyguyu ruhsallaştıran derin yolculuklar yaşanacak vaadiyle –aslında sığlığa bir mana inşa ederek- sokağı ele geçirme çabasından başka bir şey değildir bence.
Duygunun post-modern ruhsallaştırılmasının son girişimlerinden biri de, Alain de Botton’un yeni kitabı
Havaalanında Bir Hafta’dır.
Yazının devamını okumak için tıklayın.