Edebiyat, kendini büyük ve önemli gibi sunan hayatların, aslında ne kadar küçük, kendinden menkul bazı değerlere sahip olduklarını açığa çıkarır.
La noblesse oblige’in (soyluluk gereğinin) içi boş kibrini, hatta zavallılığını edebî olarak sarsar!
Yazarın aklının ve duygusunun yanısıra, burnunun ucu da çok hassastır; kendine özgü bir maharetle bazı hayatların içinde gizlenen çatışmaların, hayal ve hayat kırıklıklarının kokusunu alır adeta.
Hayat hep akar.. ama edebiyat onun akışına bazen müdahale ederek ona ait zamanın anlarını bir an için de olsa durdurabilir, hatta dondurabilir.
Ya da hızlı akan bir hayat zamanını, yazarın kalemi yavaşlatabilir.
Bu da, yazının egemenliği demektir zaten.
Duygunun görünürdeki hissedilirliğiyle, gizlenen tarafı arasındaki çatışma, yazarın ana besin kaynağıdır adeta.
Bir hayat akışını okumak, bir yüzü okumak, bir jestüeli okumak edebiyatın işidir.
André Gide, böyle bir yazardır.
100 yıl önce yayımlanmış olan Isabelle romanında, kahramanlarından biri aracılığıyla bize mesaj veriyor adeta: “Genç dostum, dikkat edin, araştırma ve eleştirel merak zihniyeti, isyan zihniyetinin larvasıdır.”
Zaten biliyoruz; André Gide’de bir isyan zihniyeti var; o bir isyan yazarı bence.
Bireysel, toplumsal ve sınıfsal (üst sınıflar) hipokriziye tahammülü yok hiç. Isabelle romanında bunun izlerini sürebiliyoruz.
André Gide, bir aşk romanı yazmış.
1911tarihli bu romanın düzenli, duyarlı insan ilişkilerinin (özellikle Fransız taşra burjuvazisinin) ardına geçildiğinde; yazarın, eserlerinde çok sonra (1925) yer vereceği ve öne çıkaracağı toplumsal sorunların ön ipuçlarına rastlanıyor.
Yazının devamını okumak için tıklayın.