Edebiyatın cehenneme olan ilgisi, cennete olan ilgisinden çok daha fazladır.
Çünkü edebiyat, cehennemi dünyada arar.
Edebiyatın, hayatı (hayatları) hikâye etmesi acılıdır aslında.
Yazar, kendini bu acının gerisinde tutuyorsa, yani bir bakıma kendisini adeta yok ediyorsa ve hikâye ettiği hayatı sadece edebî olarak bir aktarıcı gibi sunuyorsa, bu acı daha da göze batar ve okurun bilincine işler.
Anlayışlı bir edebî anlatım, anlayışsızlığın hükümranlığına bir taarruzdur aslında.
Edebiyat, acıyı kendi gücü içinde insanlık vitrinine çıkarır –ki, bu vitrin neredeyse kadim zamanlardan beri acıyı sergilemektedir-.
Edebiyatın acısı kadından, çocuktan geçer her şeyden önce. Mutsuzluğun, acının, hâkimiyetin kaynağı bu dünyadaki düzendedir çünkü. Kadın da, bu hâkimiyetin merkezinde hâkimiyetsiz olarak var olmayı sürdürendir.
Edebiyatın –kendi tüm zamanları içinde- büyük ölçüde kadının yanında durması da bu yüzdendir.
Edebiyat, bir bakıma kültür ve sanatın dişi halidir bence.
Yazarı kadın da olsa, erkek de olsa bu hal böyle bir haldir bana göre.
Edebiyatın duyarlılığının köklerinde kadının acısı yatar çünkü.
Hikâye edilecek olan da, bu dünyadaki cehennemi kadının yaşamakta olduğudur.
Aslı Tohumcu bizi acıyla, ama gerçek acıyla tanıştırıyor Şeytan Geçti adlı hikâye kitabında. Ve üzerimizde –aslında içimizde- bir sessizlik ürpertisi yaratıyor; aynen ‘şeytan geçti’ durumlarında olduğu gibi.
Aktardığı acının şiddeti ve anlamı o kadar yoğun ki, bu durumu, derinliği çok yoğun olan bir sessizlik karşılayabilir ancak; aksi halde duyarlı hiçbir insan (okur) kadının bu trajik acısını kaldıramaz asla.
Yazının devamını okumak için tıklayın.