Zamana sığmayan, edebiyata sığar.
Çünkü zamanın ruhunu taşır edebiyat.
Zaman, hayatın sürekli artan genişliği ve derinliği karşısında çaresiz kalır çoğu zaman; hayata yoldaşlığında geri kalır hatta.
Oysa edebiyatın hayatı kapsayıcılığı sürekli genişleyen bir ruha sahiptir.
Yazar, hayatı bu ruha sığdırıverir işte; acısıyla, hüznüyle, sevinciyle.
Edebiyat, sözüyle ve yazısıyla, kendine ait bir zamanla karşılamış olur hayatı; özellikle bu coğrafyada hakikati de içinde barındırır.
Edebiyatın hakikat arayışı, taşıdığı zamanın ruhuyla birleşince edebî tarihsel bir hafıza doğar; artık tarih duygusu kayıt altına alınmıştır.
Tıpkı Ayşegül Devecioğlu’nun yazısında olduğu gibi.
Yeni yayımlanan Başka Aşklar adlı hikâye kitabında yazar, zihnimizi ters köşeye sıkıştırıyor.
Gözlerimizi kaçırmadan hayat aynasına cesaretle dik dik bakmaya zorluyor; sürdürdüğümüz hayatı algıladığımızı sanmamızın ve ona lehimize olacak bin bir mana yüklememizin aslında bir tür dikte ettirildiğini, ezberletildiğini açığa çıkarıyor bence.
Manalandırmamız gereken hayatları, hayat kesitlerini, hakikat arayışı çerçevesi içinde bulabileceğimizin işaretlerini –çok acılı da olsa– edebî bir şefkat içinde sunuyor:
“Büyük oğlunun ölüm haberi geldiğinde, kadın dümdüz, katıksız bir acıyla donup kalmıştı. Sonra sanki saf kederden devşirdiği bir güçle ayağa kalktı. Oğlanın dipçikle dağıtılmış yüzünü kendi eliyle yıkadı, öpüp okşadı, parmaklarına kına yaktı, jandarma subayının gözünün içine bakarak, ‘Oğlum, toprağına damat oldu,’ diye övündü. Yadê mezarlıkta ağlamadı, geniş göğsünü gerip başını dikleştirdi, bütün acısını birbiri ardına çektiği zılgıtlara yükledi.
Yazının devamını okumak için tıklayın.