
Hayatın özüne değen, yaşananların hassasiyetine yaratıcı bir biçimde nüfuz edebilen her metin, edebî bir değer taşır bana göre; bu metin bir tiyatro oyunu metni olsa dahi.
Zira, gerçek ve değerli bir tiyatro oyununun hayatı kavrama çabasıyla, edebiyatın hayata sızması arasında, esas itibarıyla önemli bir fark yoktur; her iki ifade alanının da metin ya da metinsel bir düzenlemeye ihtiyacı vardır çünkü; ve hem okuru hem de seyirciyi gündelik hayatının, ezberlerinin ötesine taşıyan bir edebî yelpaze içinde yer alırlar.
Oyun denen şey, bir sahne içinde varolduğu gibi bir romanın içinde de varolabilir; bu da her ikisinde de bir edebî damarın bulunduğunu gösterir zaten.
Tiyatro, benim için yürüyen ve konuşan bir edebiyattır. Faslı yazar Tahar Ben Jelloun, edebiyatını Beckett ve Genet, Tanca’da Bir Çay’da yürütmüş ve konuşturmuş; ortaya ilginç bir tiyatro oyunu metni çıkarmış.
Oyunda, birbirleriyle hiç karşılaşmamış iki kişi, ortak bir tanıdıklarını beklerler.
Jean Genet ile Samuel Beckett, yazar Ben Jelloun’un hayalinde buluşurlar ve yıllarca önce ölmüş ortak arkadaşları Alberto Giacometti’yi beklerler!
Bu düzeni de Jean Genet ayarlamıştır.
Genet ile Beckett biraraya geldiklerinde neler konuşurlar, nasıl hareket ederler, birbirlerinde neler bulurlar, kendilerinde artık neler bulamazlar; Ben Jelloun’un hayal ettiği sahnede, Batı kültürünün zıt uçlardaki bu iki yaratıcısının (Genet ve Beckett’in) biraraya geldiklerinde nasıl bir zıtlar birliği oluşturduğunu görürüz. Tartışırlar da tartışırlar.. birbirlerini yer yer acımasızca iğnelemekten çekinmezler. Her şeyden konuşurlar. Ama sonuçta sanki hiçbir şeyden konuşmamış olurlar.
Bir saçmalık güzellemesiyle karşı karşıya kalırız bu tiyatro metnini okurken.
Yazının devamını okumak için tıklayın.