Edebiyat, düşle gerçek olanı hem birbirine harmanlar, hem de birbirinden ayrıştırır. İnsanın inançlarıyla (inandıklarıyla), evrenin gerçeklerini buluşturup, bu buluşmanın içinden karşı inançlar ve gerçekler doğurur; sonuçta, her an yenilenen ve değişen heyecan verici yeni
edebîlikler doğar.
Edebiyatın
döngüsüdür aslında bu.
Yazar bu döngünün, ummanda bir damla misali doğurgan bir hücresidir.
Hesenê Metê, günahın hakikatini, hakikatin de günahını işliyor yeni yayımlanan romanında.
Günah, Hesenê Metê’nin kodları deruni, evrenin içiyle doğanın içini ve insanın içini birbirine
halkalayan; bir edebî
reddiye ile
kabulün mütevazı bir deklarasyonu adeta.
Hesenê Metê, romanını şu anahtarla açıyor zaten:
“Onu inkâr ettiğim halde
O beni bilir, ben de onu.” (Muhiddin ibn Arabi)
Yazar, bu anahtarı dilersek birlikte kullanmayı da öneriyor:
“İstiyorsanız eğer düşün ardıma, buyrun siz de gelin benim yurduma. Buralarda olmayan, bu dünyadan uzak yurduma… Orada her şey hareketsizdir, karınca, çocuk, Allah her şey hareketsiz… Ne dersiniz?” Hesenê Metê’nin ardına düşüldüğünde kapılar.. kapılar açılıyor okura.
Ve okur adeta bir Hermes sınavından geçiyor;
hakikate varmak için zorlu bir düşsel ve gerçeksel; sayılamayacak kadar çok ezberin bozulduğu bir gerçek hayat sınavı bu.
En büyük ezber olan günahın kaynağında yer alan tarafların ve paydaşların edebî bir deşifrasyonu sanki bu roman.
Günah’ın orijinal dili Kürtçe. Çeviriyi yapan Muhsin Kızılkaya, bu romanı yeniden yazmış adeta. Çok sevdiğim bir roman kahramanı der ki: “Edebiyat eserini çeviriden okumak, güzel bir kadını tül perde arkasından öpmek gibidir.
Yazının devamını okumak için tıklayın.