Borges felsefesinde hayat-insan ilişkisi, birbirlerine kader olarak tanımlanamayacak bağlarla bağlanmıştır.
Borges’e göre insan iradesi özgür değildir zira.
Borges’in yazısı da bunu anlatmaya çalışır zaten. Bu tuhaflığı, bu bilinmeyeni, her zaman edebi âleminin problematiği yapmıştır çünkü. Edebiyatının, dünya edebi erki tarafından bu yüzden pek açık bulunmadığını düşünen, hatta onlara hayli karmaşık geldiğinden emin olan yazar, bir türlü Nobel Edebiyat Ödülü’nü alamayışını gizli ve ince bir yakınmayla dile getirir: “Nobel Ödülü’nün daimi adayı olarak bana kendimden bahsetmekten başka çare kalmıyor. Nobel, bir yazarın hayatında kazanabileceği en büyük ayrıcalıktır. Bunu hak ettiğimi sanmıyorum. Ben unutulsun diye yazıyorum. Yapıtlarımı nasıl anlatayım? Bence biraz karışıklar. Yalnız bu ödülü hak etmemem, kazanmak istemediğim anlamına gelmez. Sadece simgelediği onur için değil. Kulağa kötü gelse de parası da fena değil.”
Uzun yıllar tuhaf bir oyun sergilenir Batı’da. İsveç Akademisi, şaşmaz bir biçimde her yıl Nobel Edebiyat Ödülü adayı gösterir Borges’i.
Ama ödülü vermez.
Borges, ülkesinin entelijansiyası ve medyası tarafından bu konuda alaya alınır; körlük döneminin önemli bir acısıdır bu. Yazarın öfkesi bir türlü dinmek bilmez o yıllarda: “Nobel Edebiyat Ödülü’nü en az Arjantin Edebiyat Akademisi kadar meçhul olan İsveç Akademisi’nden bazı beyler veriyorlar.
Yazının devamını okumak için tıklayın.