Edebiyat, insanın bakış açısını değiştirir; kendine bakmasını sağlar.
Şiir, insanı bir
halden başka bir
hale geçirerek, duygusunda ve düşüncesinde derin etkiler bırakır.
Bir yazar ya da şair, hangi edebî yolu seçerse seçsin, önünde sonunda ifadesini aşkın yeniden tanımlanmasında bulur; çünkü insanı değiştiren en güçlü duygu aşk olmuştur daima.
Şair –kendi misyonu içinde- hayalini kurduğu aşka ulaşmak için, insanın karşısına çıkarılan engelleri edebiyatıyla yok eder.
Dünyevi ve uhrevi olarak üretilmiş
mitlerin yerine kendi
mitini yerleştirir.
İskenderiyeli Konstantinos Kavafis, böyle bir şair işte.
Kavafis, insanın tarihinin içine nüfuz ettikçe, bu tarihi şiirleştiriyor.
Bir şiir-tarih dramı
mısralıyor: “Pek çok şair yalnız şairdir. Ben şair-tarihçiyim. Hiçbir zaman roman ya da oyun yazamazdım, oysa içimde tarih yazabileceğimi söyleyen yüz yirmi beş ses hissediyorum. Ama artık zaman yok.”
Tarihselleştirilmiş şiir,
şiirleştirilmiş tarih, aşkın en manalı, aynı zamanda en zor kavranacak hali.. Kavafis’in özelinde, şiirinin edebî arkeolojisine girildiğinde, karşımıza bu
damıtılmış aşk çıkıyor.
Bu aşk, şairin kendi inşa ettiği kültürel ve poetik
mitin bir ifadesi.
Kavafis, zamanla
içselleştirdiği ve ne yazık ki ölümü nedeniyle tamamlayamadığı bu sürece yine kendi entelektüel triolojisiyle; duygunun ve erotizmin coştuğu şehir, antik İskenderiye ve Helenizm evreniyle varıyor.
Yazının devamını okumak için tıklayın.