Edebiyat, hayatın ayrıntılarına girdikçe, daha manalı biçimde bütünleştirir hayatı.
Edebiyatın bu yolculuğu, gözden kaçanı yakalamanın ötesinde, ayrıntının aslında bir
hayat hücresi olduğunu bize gösterme arzusudur bence.
Olağan görünenin, aslında olağanüstü olduğunun keşfidir bu yolculuk; insan hayatın akışına alışır çünkü ve böylece ayrıntılarda kendini koruma altına almış, gizlemiş, hayatın gerçek manası olan çelişkiler zenginliğinin muhteşemliği çıkar ortaya; edebiyat, ayrıntıların sırlarına nüfuz ettikçe,
olağanüstünün dinamik zenginliğini keşfeder; hayatın çeşitli düzeylerde ezberlenmiş manası da değişir böylece.
Yazının işaret ettiği yere ve noktaya baktığında, şaşırır insan.
İçinde kendisinin de var olduğu gündelik hayatın
bıktırıcılığı karşısında yaratıcılığı da gerilemiş olan insan, coşkulu bir
ters akıntı görünce, içindeki ayrıntılar zenginliğinin
tetiklemesiyle tekrar kavuşur yaratıcılığına; en azından muhayyilesinde yeni dünyalar kurar.
Edebiyat, insanda bu heyecanı, bu yeniden dirilişi sağlamış olur işte.
Kerem Işık,
Aslında Cennet de Yok adlı ilk öykü kitabında hayatın bir perdesinde, kalemiyle
ışık delikleri açıyor; ayrıntıları
ışıklaştırıyor; ayrıntılardaki zenginliğin gizemini
yazılaştırıyor: “Olur olmaz ayrıntılara takılıp kalıyorum. Çevremde olup bitenleri anlamlandırmaya çalışmak yoruyor beni. Örneğin yağmur yağarken (
işte yine yağmur!) balkon penceresinin önüne geçip bulutları, yoldan koşarak geçen tanımadığım insanları, denizlikte biriken çamurlu suyu seyrediyorum.
Yazının devamını okumak için tıklayın.