
Edebiyat, hayatı karşılar!
Hayatın içindeki karşıtları da karşılar.
Zenginliği buradan gelir zaten.
Edebiyat, çok yakınımızda durduğuna inandığımız, bizi usulca hükmü altına alacak olan bir hayat parçasını deşifre eder mesela.
Bu hayat parçasının (sosyal, inançsal, ahlaksal, kurumsal..) kültürel öğretisi (ideolojik sunumu) neredeyse daha doğuştan zihnimize kazınmıştır; hayati ve çok ulvi değerler olarak hem de...
Edebiyat, her hücresi ‘de facto’ olarak kabul edilmiş aile kurumunu sorgular.
Edebiyatın ruhu her türlü kuruma karşıdır çünkü!
Ve hakikat, edebiyatta gizlidir!
Yazar da bir hakikatçi olarak her zaman aklın egemenliğini aşarak –hatta hiç mi hiç yüz vermeyerek– daima duygunun; sevginin, aşkın, safiyetin, sıcaklığın.. velhasıl insanlığın özünü teşkil eden bu duyguların yanında yer alır.
Markar Esayan, yeni yayımlanan üçüncü romanı Jerusalem’de, duygu kırılmalarını sunuyor okurun insanlığına.
Bir başka tabirle, okurun insanlığında sarsıcı bir efekt yaratıyor.
Jerusalem, bir ‘kopuş’ (koparılış) ile, manası erkek egemenliğine dayanan bir hatanın neredeyse imkânsız telafisi üzerine bir roman.
Ancak, çıkış dönüşün, dönüş de çıkışın kaderidir; çünkü duygular zinciri bir kere kopmuş (koparılmış) ve bazı halkalar da ebediyen yok olmuştur.
Bir çocuk daha yedi yaşındayken, babası tarafından (babasının ideali yüzünden) ailesinden, annesinden ve kardeşlerinden, mahallesinden, arkadaşlarından, oyuncaklarından, sevdiği gazozdan koparılarak, başka bir diyara, Jerusalem’e (Kudüs) baba dilini (Ermenice) öğrensin ve Gregorian esaslı bir öğrenim görsün diye gönderilir.
Yazının devamını okumak için tıklayın.