Edebiyatın en gerçek türü masaldır bana göre.
Masal, gerçeğin en bozulmamış halidir çünkü; kendi sırrı içinde gerçeği gizlediğinden, gerçek en saf ve insani haliyle korunmuş olur.
Masal diyarı aslında gerçeğin diyarıdır; dili de gerçeğin konuşmasıdır.
Edebiyatın hakikati, masalda tezahür eder bana göre.
Masal, insanın hayal gücünün gerçekliğidir aynı zamanda.
Masalla gerçeği ayıran bir sınır var mıdır acaba?
Belki de yoktur!
Masal bir hakikat ise, hakikat olmayan bir şey var mıdır zaten?
“Aklın ve ruhun sınırlarında dolaşıyoruz. Çünkü sınırlar, aslında olmayan yerlerdir. Uzaktan bakınca sınır varmış gibi gözükür, oysa çok yakına gelindiğinde kaybolur. Bir ırmak kıyısına ya da bir kumsala geldiğinde, suyun nerede bitip karanın nerede başladığını bilemezsin. Üstelik ırmak devamlı akmakta, deniz çekilip geri gelmekte, üstelik toprak, sınıra geldiğinde sona ermemekte suyun altına girmektedir. Masal ve gerçeğin sınırında da benzer görünümler vardır” diyor, Özcan Yüksek, Cinistan’da. Ve devam ediyor: “Önce masallar vardı; periler, devler, tuhaf yaratıklar vardı ve gerçek dünyanın canlılarını bunlar yarattı.”
Cinistan’ın masalcısı, Binbir Gece Masalları’nın sırlarının peşine düşüyor; sırrı aşkta ve kaybedilen dünyada bulmaya çalışıyor.
Masalcı, sırrın peşine o kadar düşmüş ki, sonunda bizzat kendisi de bir sır oluyor benim gibi bir okurun gözünde. Çünkü yazar, Masalistan yollarında bahtını arıyor: “Kalyonlardan, karakalardan indim, kervanlara ve uçan halılara bindim. Sonuçta, gittiğim her ülke, her şehir, gittiğim her mıntıka, artık büyük ölçüde harabe haline gelmiş, terk edilmiş, itilmiş, örselenmiş, büyük ölçüde unutulmuş olsa bile, o ucu bucağı yok Masalistan ülkesine ait bir yerdi.
Yazının devamını okumak için tıklayın.