Edebiyat, egemenliğe karşıdır!
Hem de her türlüsüne...
Edebî metin, aslında (ve özü itibariyle) aktivist bir çığlıktır!
Her türlü işgali; fiziki, zihinsel, duygusal, yargısal ve değersel kuşatmaları sorgular.
Kuşatılmış, yabancılaşmış ve pes etmenin rehavetine gömülmüş zihinleri açar.
Yazar, insanlıktan sorumlu değil midir zaten?
İnsanlığa karşı kişilerle, kurumlarla, velhasıl o musibet erkle dövüşmez mi?
Düzenin (düzenlerin) aslında bir egemenlik projesi olduğunun, zapturapt altına almanın hevesiyle yanıp tutuşmasının deşifre edilmesi değil midir edebiyat?
İktidarını arayan, kuran, önünde sonunda edebiyatı bulur karşısında!
Ve ödü patlar...
Yazarın yazısını önlemeye çalışır; hapse atar, sürgüne gönderir, hatta öldürür.
Ama yazı bir biçimde devam eder; yeraltından ya da yerüstünden. Suyun yolunu bulması gibi, edebiyat da kendi duygu yolunu bulur.
Baha Tahir, sürgün yemiş bir Mısırlı yazar.
1981’de Cenevre’ye sürgüne gönderilmiş. 2007’de, Sürgünde Gün Batımı adlı romanını yazmış. Romanın başkahramanı da, Mısır’da merkezden çöle sürülmüş bir subay.
Sürgünde Gün Batımı, gerçekle kurgunun, tarihî vakalarla hayalin son derece uyumlu biçimde biraraya getirildiği ve edebî değeri oldukça yüksek ilginç bir roman.
Mısır, 19. yüzyılda İngilizlerin işgali altındadır.
Mısır’ın geçmişine uzandığımızda bu ülke yine işgal altındadır; Büyük İskender, Mısır’ı fethetmiştir. Yazar, ülkesinin bu trajik tarihini, hayal gücünü de kullanarak cesurca anlatırken, günümüzle ilgili ikinci bir okuma da sağlıyor bize; günümüz sömürgeciliğini eleştiriyor.
Yazının devamını okumak için tıklayın.