
Edebiyatın kendine ait bir gerçekliği ve bu gerçekliğe ait doğruları vardır.
Edebiyatın bu ontolojik özelliği, hayatın fazlalıklarını fark ettirmesiyle de ilgilidir; hayatın özünü, esasını sarmalayan ama aslında hayata yabancı ve aykırı olan kabukların, oluşumların bir tür temizlenmesi, bu fazlalıkların adeta sökülüp atılmasıyla ilgilidir.
Yazar, böyle bir gerçekliğin insanıdır çünkü.
Hayatı gözlemlerken –ve yaşarken– onu edebî gerçeklikle buluşturur; bu edebî gerçeklik, bilinen ve alışılagelmiş tüm diğer gerçekler ve doğrular dışında, kendi hükümranlığına sahip bir olgudur.
Yazarın toplumuna aykırı düşmesi, aslında insanın ve hayatın özüyle doğrudan buluşmasından kaynaklanır; bunları yeniden ve yeniden manalandırması, aynı zamanda diğer gerçeklik alanlarını da (diğer disiplinleri de) bir tür sorgulamasıdır.
Diğer gerçeklik alanları, hayatı bir tür saf tutmaya yönlendirirken, edebiyat, hayata meydan açar...
Murat Gülsoy’un edebiyatı da, hayata meydan açan bir edebî duyarlığa sahip.
Son romanı Baba, Oğul ve Kutsal Roman’da bu daha net bir biçimde fark ediliyor.
Murat Gülsoy, metnini okura açarak –böyle bir edebî eda içinde olarak– bir yazar okur meydanı açmış oluyor aynı zamanda, ki bu çok etkileyici.
Baba, Oğul ve Kutsal Roman’ın böyle bir misyonu var bence. Bunu da, okuru bir okuma deneyiminden geçirerek gerçekleştiriyor.
Yazının devamını okumak için tıklayın.