
Edebiyatın da parmak izi vardır!
Aslında sadece yazara ait bir parmak izidir bu.. ve onun yazısına.
Bu ize yaklaşıldığında neler keşfedilmez ki?
Yazarın içinde yetiştiği uygarlıklar, beslenip etkilendiği diğer uygarlıklar; insanın bin bir gerçekliği, her şeye rağmen doğaya duyulan –ve asla yok edilemeyen– bir pagan gizli haslet, sonsuz özgürlük tutkusu ve poetikanın derin sessizliği vardır bu izin içinde.
Yazı bu izden doğmuştur zaten.
Taşa, kâğıda, rüzgâra yazılmış bir edebiyattır bu; bir yazarın, bir şairin hayat ve gerçeklik tasavvurunun sonucu olan bir edebî serüvendir bu yol!
Sonsuzdan gelen ve sonsuza ilerleyen bir arayışın, gerçeğin izinin peşine düşüştür aynı zamanda.
Nobel Komitesi tarafından, İsveçli şair Tomas Tranströmer’in Nobel ödülüne layık görülmesinin gerekçesi (Nobel Komitesi bazen biraz zorlanır gerekçe bulmakta), “Yoğun ve şeffaf imgeleri aracılığıyla gerçekliğe yepyeni bir yol açtığı için" diye açıklandı. Kastedilen yol, içimizde keşfe çıktığımız, peşine düştüğümüz bir özgürlük yolunun, dışımızda gelişen hayatın ve bu hayat içinde doğan bin bir çeşit ilişkinin manasını anlamaya çalışan yolla hem kesişen, hem de örtüşen bir insanlık sorumluluğu yoludur aslında.
Tomas Tranströmer’in poetikası bu sorumluluğu mısralaştırmayı amaçlayan bir poetika. Şair son derece hareketli bir anlatımla; yoğun, derin, oldukça saydam ve saf çağrışımlara sahip edebî görüntü düzeniyle gerçeğe yeni bir açılım getiriyor. Bu açılımın izinin bir yerlerinde –oldukça derin– gizli tutulmuş bir eleştirel davranış da sezinliyor insan: “İki yaşlı adam, kayınpeder ve damat, Liszt ve Wagner/ yaşıyor Canal Grande’nin karşısında/o huzursuz kadınla birlikte/ kral Midas’la evli olan/ dokunduğu her şeyi Wagner’e dönüştüren o adamla.
Yazının devamını okumak için tıklayın.