
Edebiyat hasret giderir.
Anıları buluşturarak yapar bunu.
Ancak bu hasret giderme ne yazık ki bazen acılı, sancılı ve hüzünlü bir çığlık halinde çıkar ortaya.
Yazarın, tarihle pek alakası yoktur aslında; ancak, insanların tarihe ilişkin duygularını (anılarını) kendi tarihsel duygu süzgeçlerinden de geçirerek kayıt altına alır.
Edebiyatın hasret gidermesi daha çok, savrulmuş –her manada– insanların, sağa sola takılmış hatta ezilmiş duyguların yeniden keşfedilip onarılarak vicdanlarda yer bulmalarının sağlanması demektir bana göre.
Bu hasret gidermeler, okurun vicdanında fırtınalar estirir bazen.
Aynen Pakrat Estukyan’ın Hay Hikâyeler’inde olduğu gibi.
Savrulmuş hayatlar, duyguların sürgünlerde paramparça oluşları, umutların eziyet altında yok oluşları, korkunun insanları nasıl gizlenmeye mecbur ettiğinin duyarlı ve acılı satırlarıyla dolu bu hikâyeler:
“Binlerce mülteci, Eçmiadzin Manastırı’nın surlarının dibine, balık istifi gibi yan yana dizilmişlerdi. Boylu boyunca yatan ölüler ya da ölüm sırasını bekleyenler... (...) Lanetli günlerdi, lanetli yılın lanetli günleri. Serop’u ve Zaven’i yan yana doğradılar. Başrahibi su kuyusuna attılar. En gürültülüsü, zangocun ölümüydü. Onu çan kulesinde, çanın halatıyla astılar. O direndikçe çan susmadı, çan susmadıkça canı tenden ayrılmadı. Saatlerce çan sesiyle inledi manastır. Tartımsız, anlamsız, edepsiz bir çan sesiyle üfledi son nefesini.”
Eçmiadzin Ermeni Manastırı, Harput yakınlarında.
Yazının devamını okumak için tıklayın.