Edebiyat, insanın dışında oluşmuş ve egemenleşmiş olan tüm sistemlere, kalıplaşmış davranış modellerine ve duyguların yönetilmesine karşı mücadele eden bir tuhaf olgudur. İnsanın kendi dışındaki seslere kapılmasını önlemeye çalışır. Dışarının sunduğu hayallere karşı, insanın kendi hayallerini kendi iradesiyle kurabilmesine yardımcı olur. Edebiyatın böyle bir misyonu vardır; insanı, insanların kurduğu toplulukları ve doğayı koruma, kollamadır bu aslında.
Has edebiyat, hiçbir şey dikte ettirmeden ve yönlendirmeden, dışa karşı korur insanı. Bu sınırların dışına çıkmayan –tevazu sınırları içinde kalan- söz ya da yazı kalıcı olur.
Ama Paulo Coelho, Türkiye’de yeni yayımlanan Brida adlı romanında bunun aksini yapıyor; derin kadim kültürlerin çağdaş görünümlü eklektik vizyonunu, bir ruhsal arayış öğretisi içinde oluştururken, neredeyse dinsel bir çağrıda bulunuyor.
Brida, bir iç yolculuğa çıkarıyor okurunu. Ama bu yolculuğun başarıya ulaşabilmesi için bilgiye kavuşulması gerekiyor; yazar, bu bilgiyi romanın kahramanı Brida’nın üzerinden geçiriyor okura.
Romanın başkahramanı Brida’nın, bilgiye ulaşmak için öğretici bir rehberliğe ihtiyacı vardır. Karşısına, ormanda yaşayan bir erkek ve şehirde yaşayan bir kadın çıkar. Her ikisi de Brida’da tanrı vergisi bir yetenek görüp ona yol gösterirler; Aslında Brida, bu yeteneğini kendisi keşfedecektir.. ama diğerlerinin ışığında.
Erkek rehber bir büyücüdür, kadın rehber ise bir cadı. Brida da bir cadı olmayı ister; ve kendi içine doğru –rehberlerinin yönlendirmesiyle- bir yolculuğa çıkar.
Paulo Coelho, bir iç yolculuklar yazarı olarak Brida romanında da, Tanrı’ya gerçek anlamda ulaşabilmenin meşakkatli yolculuğunun –insanda Tanrı vergisi o yetenek varsa şayet-, aşktan, tutkudan, gizemden geçtiğini gösteriyor.
Yazının devamını okumak için tıklayın.