
Edebiyat bazen göksel kadim tarihe takılır!
Varoluşun uhrevi anlatılarının ve yerleşmiş (tartışılmaz) kanonik dayatmaların ardına geçip, onların kendi varoluş nedenlerini kurcalar.
Yaklaşık dört bin yıldan beri insanoğlunun belleğine, ruhuna kazıtılmış olan o muhteşem yaratıcı ‘mutlaklık’, ‘causa prima’ (ilk neden) edebiyat tarafından sorgulanır.
Mutlak’ın sahibi, aşırı meraklı bazı yazarların favori konularından biridir.
Yazar, edebî bir terbiye çerçevesi içinde insanın (okurun) sahip olduğu bir dizi göksel kaynaklı ezberi adeta altüst ederek –kendi edebî mantığı içinde– yeniden sergiler.
Bu tür bir ezberin bozulması insanın içinde fırtınalar estirebilir tabiatıyla; buna rağmen yazarın acımasızlığından söz edemeyiz. İnsanın, doğanın, varoluşun gerçekliği peşindedir çünkü o.
Edebiyat, kanonik ezberciliğe torpil yapmaz hiç! Bu konudaki görevi çok zor, nazik ve netameli olsa da.. José Saramago’nun hayatında olduğu gibi.
Nobel ödüllü Portekizli yazar Saramago, ölmeden önce yazdığı son romanı Kabil’de, Efendi’yle Kabil’i karşı karşıya getiriyor.
Efendi (Tanrı), kardeşi Habil’in işini (hayvancılık) Kabil’in işine (tarım) yeğleyip onu ödüllendirdiği için kıskançlık krizine giren Kabil tarafından Habil’in öldürülmesinden beri durum böyledir; Kabil, –ki, her şeye kadirdir o– bu cinayeti önlemediği için kızgındır Efendi’ye.
“Bağa giren de bağcı kadar hırsızdır, dedi kabil.”
Efendi ise, –kutsal metinlere göre– insanlık tarihinin bu ilk cinayetini işlediği için, Kabil’in alnına asla yok edemeyeceği küçük bir siyah leke yapıştırır ve bu genci hayatının sonuna kadar avareliğe, yersiz yurtsuzluğa, yeryüzünde kaçak olarak dolaşmaya mahkûm eder.
Yazının devamını okumak için tıklayın.