
Edebiyatın sınırları nereye kadar genişler?
Ve edebiyatın sınırları içine neler girer?
Tür olarak edebiyatın belli başlı iki dalı olduğunu biliriz; sözlü/sesli edebiyat ve yazılı/işaretli edebiyat.
Bu iki edebî türün yanına başka bir ifade türü de katılamaz mı peki?
Hayatın bazı manalarını hikâye konusu eden (hikâyeleştirmeyi başaran) bir başka anlatım, örneğin çizgi(sel) ifade, edebiyatın sınırları içinde varolamaz mı?
Bence olabilir; şayet çizgi gerçek anlamda özgün ve özgür bir hikâye yaratımı taşıyorsa; sözlü ya da yazılı bir edebî anlatımın ifade sınırları dışında bir ifade alanınında, hikâyenin yeni bir soluk almasını ve yeni bir yapısal yoruma kavuşturulmasını sağlıyorsa, olabilir pekâlâ.
Çizgi marifetiyle bir hikâye anlatmak yoğunluğun sadeliğine ulaşmaktır aynı zamanda. Bu da, bir hikâyenin edebileştirilmesinde gerekli olan yazılı metinde yer alan bir sürü satırın ve sayfanın yanında az sayıda çizginin konuştuğu, anlattığı bir mana çıkarmak demektir bence.
Çizgi de seslenir, okutur kendini çünkü!
Yeter ki hayatı en saf ve yalın haliyle betimleyebilsin.
Selçuk Demirel’in çizgisi bu işi başarıyor.
Kalemiti adlı yeni yayımlanan kitabında çizgiyle anlatılan beş kısa resim-hikâye yer alıyor: Doğru Düzgün Bir Hikâye Çizmek, Özgürlük İçin, Neden Olmasın? Bitmez Tükenmez Kalem, Bir Kuşun Resmini Yapmak.
Bu resim-hikâyelerin ortak duygusu ise özgürlük, umut ve ölümsüzlük.
Yazının devamını okumak için tıklayın.