
Edebiyatın aslında tek ve ana konusu aşk değil midir?
Aşk üzerinden her şeyi ama her şeyi; insanı, doğayı, evreni, sırlı sırsız hayatları, iç ve dış dünyalarımızı anlamaya, anlatmaya çabalamaz mı yazar?
Bir edebî metnin oluşturulmasındaki töz, aşk olup; onun hallerinin (çeşitli tezahürlerinin) okura bir güzellik (edebilik) olarak yansıtılmasıdır bütün duygusal fırtınaların nedeni.
Edebiyat aşka, aşk edebiyata mecburdur!
Yazar da bu mecburiyetin yaratıcısıdır bir bakıma; kalemiyle aşkı mühürler ruhumuza.
Yazar Selçuk Erez’in bu konudaki sorusu çok net: “İnsanların birbirlerini sevmeleri, âşık olmaları yeryüzünün en güzel, en insancıl duygusu değil midir? Hangi bilge, ‘Biz aşk için doğmadık mı? Varlığımızın gerekçesi ve tek sonucu bu değil midir’ diye sormuştu bize?”
Selçuk Erez’in, Eldebran’a gideyim mi? adlı yeni romanı, aşkı unutturmayan bir metin her şeyden önce.
Unutturmuyor, çünkü aşkı önlemeye çalışan (bilinçli ya da bilinçsiz her durumda) tüm inançlara, tüm sosyal ve kültürel dayatmalara karşı çıkan bir yazar duruşu bu.
Erez, bu konuda özellikle inanç/din olgusunu ele almış Eldebran’a gideyim mi? romanında: “Hani dinlerin başlıca amacı insanları mutlu kılmaktı? İnsanlar aşkları engellenince mi mutlanırlar? Aslında dinler, aşkı kendilerine rakip görüyor ve bu nedenle istemiyorlar. Ne yaparlarsa yapsınlar ölümden sonra geride kalan, ebedî olan –onların hep söyledikleri gibi– ruh değil sadece aşk.”
Romanın anlatıcısı, aşkla karşılaşmış bir erkek. Aşkı hak etmesi, ona emek vermesi, ama aynı zamanda zihnindeki erkeklik değerlerini de altüst etmesi gerekiyor.
Yazının devamını okumak için tıklayın.