
Edebiyatın da sivili vardır!
Ve bu edebiyatın İstanbulvari olanı da tabii...
İstanbulvari sivil edebiyat, en hakikisiyle zaman zaman Suriçi’nde doğar büyür ve bazen de Haliç’ten zıplayarak Beyoğlu’nda (Pera’da) daha da bir sivilleşerek hayatını sürdürür.
İstanbulvari bu edebiyatın ruhuna bir bıçkınlık, bir delikanlılık da hâkim olur bazen (hatta esasen).
Bu edebiyat, hayatı sarakaya alarak manalandırır çoğu kez. Suriçi kaynaklı bir müstesna özelliğe sahiptir, hem sözlü hem de yazılı olarak. Neredeyse kendi dili ve üslubu vardır, moderniteye direnen. Kendi edebî hamurunu yoğuran bir anlatıma sahiptir.
“(...)‘Bi dakka, Kamil!’ dedim, ‘bu dil, delikanlı gizli örgütünün alamet-i farikası, ferman girmez kuytuların alaim-i sema şahikasıdır. Duruma göre tek ayak üstü ricat ağırlaması, fularlı artiz tavırlara kartal kanadı karşılaması, boynu eğiklerin kundak sarma zulası, icap ettiğinde ejderha dili saldırmasıdır. Biz bu dili ordu yardımlaşma kurumundan ve Cuma vaazlarından almadık. Her ne kadar memleket sathında, bu dili ve aksesuarlarını taklit ederek kostaklanan birtakım tel maşa tipler görülmüşse de, bu dilin, sağında padişah olsa solundan dönen erbabı vardır. Ve feriştahı gelse istikbalde dahi bizi bundan kim mahrum ve men eder ulaan...’ dedim içimden.” (Müzeyyen ile Nezahat)
Bu dil, o muhteşem kitabı (Kara Kefali) yazan Gediz Akdeniz’in de işaretlediği gibi İstanbul’un, özellikle Suriçi’nden zuhur etmiş dilidir bence.
Ve bu dile yazar İlhami Algör çok hâkim.
Suriçi’nin müstesna sivil ruhu, sokağın sivil edebiyatını doğurmuş; yazarın Fakat Müzeyyen Bu Derin Bir Tutku ve Albayım Beni Nezahat ile Evlendir adlı –tek kitap halinde– yeniden yayımlanan Müzeyyen ile Nezahat romanlarında.
Yazının devamını okumak için tıklayın.