Edebiyat, insanı şirazesinden çıkarır!
Eksenini şaşırtır.
Ezberini bozar...
Edebiyat, yeri ve zamanı geldiğinde kendi nezaketi içinde, insanların hayat görüşlerini altüst ederek, onlara yeni kapılar açar; yepyeni bir hayat görüşü, bir algılama, bir manalandırma için.
Yazar, olağaniçine hapsedilmiş olan akıl yürütmelerimizi ve duygu dalgalanmalarımızı sarsarak, olağandışıyla karşılaştırır bizi; hayallerin, masalların, efsanelerin de kendi gerçeklikleri vardır; ki, bu gerçeklikler, belki de bizlerin hayatlarını manalandıran bazı kaynak gerçekliklerin de asıl kaynaklarıdır...
Hayatımızı belirleyen gerçekliği keşfetmek için yolculuğa çıktığımızda, aradığımız gerçeklikten çok farklı bir başka gerçeklik de çıkabilir karşımıza; daha derin sırlara ve işaretlere sahip bir gerçeklik olabilir bu.
Thomas Mann, böyle bir gerçeklikle buluşturuyor bizi; Değişen Kafalar romanında sarsıcı bir efektle okurun zihnini allak bullak ediyor. Kuyuya bir taş atıyor önce ve o taşı çıkarmasını bekliyor okurdan; ne var ki, kalıplaşmış gerçeklik anlayışımızın ortaya çıkacağından emin olduğu için, –biraz umutsuzlanarak da olsa– yardımcı oluyor sonra; bir sonraki adımın can alıcı noktalarını açıklıyor: “Dinleyenlerin, öykünün uyumlu gidişatına aldanıp gerçek yüzünü gizleyen tuzağa düşmemelerini dilerim!”
Değişen Kafalar, aslında bir Hint efsanesi. Thomas Mann, bu efsanenin manasını daha da zenginleştirmiş. Karakter-kader ilişkisine hem özde hem içerikte hem de biçimde edebî ve felsefi boyut katmış.
Farklı kastlara mensup, kültürel olarak farklı algılara sahip, fiziki olarak da birbirlerine hiç benzemeyen iki delikanlı, birbirleriyle olağanüstü bir dayanışma içinde aynı hayat yolunda ilerlerken, dünya güzeli Sita’nın, kutsal bir nehirde çırılçıplak yıkanıp dua ettiğine tanık olurlar.
Yazının devamını okumak için tıklayın.