Edebiyat, öğrenilen bir şeydir.
Edebî yazı üretmek ise, ne öğrenilen ne de öğretilebilen bir şeydir bana göre.
Öğrenim gibi dıştan edinilebilecek bir meziyet değildir çünkü; içten, özden ortaya çıkan ve dışa açılan bir şeydir.
Lakin edebî kültürün, edebiyatı öğrenmenin; bilinenleri geliştirip zenginleştirmede, seçici olmanın derinliklerine ulaşmada kalitatif sonsuz yararları vardır.
Hem okur, hem de yazar için...
Edebiyatı öğrenmenin yollarından biri de, edebiyat üzerine yoğunlaşmış; duyarlı ve âkil edebî yazarların fikirlerini, bu konuyu ele alışlarını, dikkatimizi çekmeye çalıştıkları işaretleri iyi, doğru ve sentezli bir analitik çabayla anlamaya çalışmamız, algılayabilmemizden geçer.
Vladimir Nabokov, bu yazarlardan biridir bana göre.
Nabokov, Türkçede yeni yayınlanan Nikolay Gogol adlı inceleme kitabında, hemşehrisi Gogol’ü çok yönlü bir biçimde, adeta lime lime ederken, bu büyük yazarın üzerinden edebiyatın varlığıyla ilgili görüşlerini ve değerlendirmelerini de titiz bir biçimde sunuyor okuruna:
“Aceleci övgülerin birçoğundan couleur locale sorumludur ve yerel renk, hızlı bir renk değildir. Sırf yerel diyalekt ile yazıldığı ya da uzak yerlerin egzotik atmosferinde geçtiği için bazı kitaplardan hoşlanan kişilerle hiçbir zaman uyuşamadım. Şahsi beğenim açısından, hiçbir şey romantik folklor kadar; ormancılara, Yorkshirelılara, Fransız köylülerine, Ukraynalı iyi yoldaşlara değinen şamatalı hikâyeler kadar sıkıcı ve mide bulandırıcı değildir.”
Nabokov, bazı değerleri ve yargıları adeta altüst eden bu dikkatli ve yaratıcı incelemesinde, Gogol’ün köken itibariyle (taşralılık; toprak sahipliği, milliyetçilik rüzgârları, taşranın bağnaz dindarlığı.
Yazının devamını okumak için tıklayın.