Edebiyat, insanı insan yapan hasletlerle ilgilidir.
Aslında bu hasletlerin zedelenmiş, örselenmiş oluşlarıyla ilgilenir daha çok.
Edebiyat, insandan insana akan, akması gereken duygunun (duyguların) arasına girip, bu insani akışı zedeleyen, soğutan, hatta yok eden her şeye karşı, kendi dinamikleri içinde mücadele eder.
Edebiyatın bu dinamikleri, öyle iç ve dış dinamikler gibi bir şey değildir asla; hakikatin ortaya çıkması için harekete geçirilen duygu özlü dinamikler, anlamalardır.
Edebiyatın kendi enerjisi vardır zira!
Yazar da bir anlam kâşifi değil midir zaten?
Yalçın Tosun Peruk Gibi Hüzünlü adlı kitabıyla araya giriyor!
Kalemiyle onarıyor.. zedelenmelerin, berelenmelerin açtığı yaraları, edebî bir bakışla, hüznün iç acıtıcı gizliliğiyle, şefkatle okşuyor adeta:
“(...)‘Hüzün saklanamayan şeylerden değildir.’ Kim kurmuştu bu cümleyi, ne zaman kurmuştu? Bilmiyordu. ‘Bir Haziran günüydü evet’ diye geçirdi kadın içinden bir şeylere inanmak istermiş gibi. Uzun boylu, kanepenin üzerine oturmuş dalgın dalgın kulak memesini okşuyordu. Kadından –savunmasız bir anını yakalayıp– bir parça almıştı nasıl olsa. Netameli de olsa bir bağ kurulmuştu aralarında ona göre. En doğrusu belki de akışına bırakmaktı.” (Bir Bavul İçin Noktürn hikâyesinden.)
Peruk Gibi Hüzünlü, Yalçın Tosun’un ikinci hikâye kitabı.
Bu kitapta yer alan hikâyeler, insanı –kendi dışından yöneltilen tembihlerle– kuşatılmış kozasından dışarı çekmeye gayret eden, bu yönde yeni duygu dalgaları oluşturan satırlara ve satıraralarına sahip derinlikli metinler bence.
Yazının devamını okumak için tıklayın.