Edebiyat, insanı hayata, hayatı insana bağlayan muhteşem bir göbek bağıdır.
Hayatın da bazen insana ihtiyacı vardır.
Bu kişi kimi zaman bir yazar da olabilir; ve hayatı kalemiyle besleyebilir.
Çünkü hayat bazı zamanlarda ve anlarda kendi yükünü taşıyamaz olur; kendi dışında bir yaratıcı dürtüye, tetiklemeye ihtiyaç duyar. Aslında edebiyatın fonksiyonu tam da budur bence!
Hayatın ve insanın, sözlü ya da yazılı; kitaplı ya da kitapsız; hüzünlü ya da sevinçli; hayali ya da gerçek; acılı ya da coşkulu bir çığlığa, bir nefese ihtiyacı vardır.
Edebiyat, bir özsuyu gibi, hayatın içindeki insanın ve insanın içindeki hayatın can damarlarına nüfuz eder ve bütün organizmaya yayılır.
Bu tuhaf olgu, bütün topluluklar ve kültürler için geçerlidir.
Batı uygarlığı, İkinci Dünya Savaşı ile yaşanan büyük altüst oluş sonucunda
insanı kaybetti, hayat derinden sarsıldı; Avrupalı da buna paralel –ve aynı zamanda diyalektik bir ilişki içinde- hayatı elden kaçırmış oldu.
Avrupa hâlâ iki büyük dünya savaşının post sendromunu yaşamaya devam ediyor bence. Ve belki de şu anda her zamankinden daha fazla ihtiyacı var edebiyata.
Yeni yayımlanan
Beton Bahçe adlı romanın yazarı Ian McEwan, bu çabayı gösterenlerden biri. İngiltere’den sesleniyor ve
Avrupa acısına kalemiyle derman olmak istiyor; aynı zamanda hayatı buruşturan sistemi de bir ucundan –umutsuzca da olsa- çekiştirmeye çalışıyor.
Beton Bahçe, bir çöküşün romanı aslında. Aynı zamanda direnişin ve ayakta kalmanın da romanı.
Yazının devamını okumak için tıklayın.