Kimi zaman Türkiye’de muktedirlerin İstanbul’u ve İstanbulluları sevmediği hissine kapılıyorum. Bu ülkede geniş halk kitlelerini ilgilendiren konularda kamuoyunun, vatandaşın, konuyla ilgili sivil toplum kuruluşlarının fikrini alma gereği hiçbir zaman duyulmaz. Hâlbuki demokratik hak ve özgürlükler bireyle devlet arasında ilişkiyi belirler. Bu devlet veya kamu tarafının, kamuyu bilgilendirme, görüş alma, müzakere etme gibi sorumluluklar taşıdığı anlamına gelir.
Geride bıraktığımız 2011’de pek çok çevre ve doğayla ilgili hak ihlaline şahit olduk. Bunların pek çoğu yine aynı “biz yaptık oldu” tavrının tezahürü. HES’ler, nükleer santral projeleriyle ilgili tartışmalar, milli parkların ve SİT alanlarının betonlaşmaya açılması, doğasına sahip çıkan köylülere kolluk kuvvetlerince dayak atılması, Anadolu’yu Vermeyeceğiz gibi onlarca doğa katili projeye karşı yapılan eylemler, termik santral karşıtlarının protestoları derken, doğayı ve çevreyi yok etme konusunda Türkiye sicilini epeyce kabarttı. Üzerine tuz biber ekilen kısmı da, Sinop ve Akkuyu Nükleer Santralleri, üçüncü köprü, Gebze-İzmir Otoyolu, Ilısu Barajı gibi dev projelere ÇED (Çevresel Etki Değerlendirmesi) muafiyeti getirilmesiydi.
Ülke genelinde bunlar olup biterken, son dönemin en tartışmalı kentsel projeleri de İstanbul’da yükseliyor. Arada, son derece samimiyetsiz bir “İstanbul’un silueti bozuldu” söylenmelerine denk geliyorum ki, kim kimi kime şikâyet ediyor belli değil. Beyoğlu’ndaki Demirören Alışveriş Merkezi ucubesinin ardından, Emek Sineması’nın yıkılması, yine Majik Sineması ile komşusu Maksim Gazinosu’nun yıkılıp yerine gökdelenvari otel yapılacak olması, Tarlabaşı’ndaki kentsel mirasın yerle bir edilmesi, kamuoyunun tepkisini toplayan işler olarak karşımızda duruyor.
Yazının devamını okumak için tıklayın.