Osmanlılık
Osmanlılık veya Batı dillerinde Ottomanism’in; Türkiye Cumhuriyeti kimliğine giden yol üzerinde can alıcı önemde bir yeri vardır. Türkiye’de ve Batı’da Osmanlılığa çok olumsuz bakılmaktadır. Cumhuriyet rejimi Osmanlılığı, saltanatı ve halifeliği temsil ettiği nedeniyle siyasi rakip görerek reddetmiş, hatta Ziya Gökalp Osmanlılığı Türk milletinin millî dil ve kültürünün gelişmesini önlediği için mahkûm etmiştir. Daha kötüsü Osmanlı, Gökalp’a göre bir üst dil ve kültüre sahip hâkim bir sınıf olduğu için idare ettiği halktan ayrı yabancı bir sosyal gruptu. Batılılar yaratılışından beri Osmanlıya karşı olduğu için (1396 Niğbolu ve 1444 Varna Haçlı seferlerini hatırlatmak yeter) Osmanlının çöküşünü hazırlamakla kalmamış bu çöküşü medeniyetin ve insanlığın bir zaferi olarak görmüşlerdir. Bu durum karşısında Cumhuriyet idarecilerinin Osmanlıya sırt çevirerek millî tarihi 1923’te başlatmalarını anlamak kolaydır. Ancak Cumhuriyet kendi toplumunun temelinde yatan kolektif dayanışmayı ve kimliği Osmanlının hazırladığını uzun süre görmezlikten gelemezdi... Gerçek şudur ki bu sosyo-politik kültür ve toplum olmasa idi Cumhuriyet de olmazdı. Osmanlı olarak doğan, eğitimini Osmanlı okullarında alan ve ilk siyasi kimliklerini Osmanlı olarak tanımlayan kimselerin bir anda “Türk”, “Cumhuriyetçi” ve bunlara köklü bir şekilde bağlanmalarını anlamak kolaydır, çünkü bu “yeni” kimlikler eskilerinin “millî”leşmiş şeklidir.
Bir yerde Osmanlı kolayca Türk olmuştur, fakat nasıl bir Türk? Bu sorunun cevabını, sosyo-politik kimlik değişmelerini tarihî gerçeklerin ışığında incelemekle verebiliriz. 19. yüzyıl boyunca oluşan bu gelişmeler Osmanlılık kavramında simgeleşmektedir. Ancak 19. yüzyılda ortaya çıkan Osmanlılığın daha evvelki yüzyıllardaki geleneksel tarihî Osmanlılıktan çok farklı olduğunu peşinen belirtmek gerekir. Eski Devlet-i Ali-i Osmanî bir hanedan devleti idi ve bu kimliğini tebaanın etnik ve dil kimliğinden almadığı açıktır. Ama devlet kurucularının dili Türkçe idi. Devlet hanedan ismini almadan evvel onlar Osmanoğulları olarak bilinirdi, benzeri de çoktu. Din Müslüman tebaa ile hanedan-devleti birbirine yakınlaştırır ve gayrimüslimden ayırırdı. Klasik devletler siyasi elitler (buraya hanedan dâhil) din, dil, kavim-soy ve bunların doğurduğu hukuki-siyasi düzen ve onun kültüründen oluşur. Din siyasi sistemin destekçisidir, özü değildir. Cengiz Han’ın kurduğu devlet ve onun devamı olan devletler de başlangıçta hanedan ve özel hukuki-siyasi bir düzen üzerine oturmuşlardı. Fakat ayakta kalabilen Cengiz sülalesi devletleri din sayesinde (Altınordu ve kısmen İlkhanidler) yaşayabilmişlerdir. Eski ve yeni Osmanlılığın ve bilhassa onların doğurduğu siyasi kimliklerin doğru değerlendirilmesi Türkiye’nin siyasi kimliğinin daha sıhhatli anlaşılmasına yol açabilir. 1839 Tanzimat ve bilhassa Islahat Fermanı idare eden (devlet) ve idare edilen (tebaa) arasındaki geleneksel siyasi ilişkileri yeni bir esas üzerine kurmayı amaçlıyordu. Bu yeni esas Batı’nın baskısı ile kabul edilen kişi üzerine oturmuş devletti ki bunun temeli vatandaşlık kavramı idi ve onun kökeni 1856 Islahat Fermanı’ndadır. Vatandaşlık, eskiden padişah ve tebaanın arasında sultana itaati esas alan kişisel ilişkiler yerine tebaa’yı vatandaş yaparak onu devlet ve devleti idare edenlere (bürokrasiye) bağlamıştır. Devlet padişahın şahsında simgelenen kişisel bir varlık olmaktan çıkarak soyut bir kavram olmuştur. Gerçi sultan –devlet başkanı olarak gözükmekte devam etmişse de o eskiden olduğu gibi devletin mutlak maliki sahibi değil, devletin bir uzvu (organı) haline girmiştir. Bu modern, Batı devlet modeline giden ilk büyük adımdı. Böylece Osmanlılık ilk kez kişiyi devletin temeli yapmış ve kişiyi böylece siyasileştirmiştir. II. Mahmut zamanında çıkarılan mürûr tezkeresi (seyahat vesikası) bir süre kimlik ve bir süre pasaport olarak kullanıldıktan sonra “hüviyyet tezkeresi” “hüviyyet cüzdanı” isimleri ile bugünkü kimlik nüfus cüzdanı haline gelmiştir.
Yazının devamını okumak için tıklayın.