Osmanlı kimliğinin kanunlaşması
Osmanlılığın tüm tebaayı din, dil farklarının üstünde ortak bir vatandaşlık etrafında birleştireceği yerde (bu sosyal mühendisliğin başarılı olması o koşullarda çok güçtü) devleti Müslümanların devleti yapmıştır. ‘Laikliğe’ ve benzer birçok modernleşme çabalarına rağmen bu durum Cumhuriyet devrinde de devam etmiştir.
19’uncu yüzyıl Osmanlılığın ve modernleşmenin her şeyden evvel devlete verilen yeni siyasi kimlik olduğunu evvelce belirttik. Osmanlılık, devleti hanedan devleti olmaktan çıkararak onu vatandaşın devleti yapmıştır. Sultan halen görünürde devletin başı, en üst karar verme makamı kalmakla beraber siyasi gücünü kaybederek 1876 Anayasası’na göre sıfat ve mevkiini Allah emrinden değil anayasadan almıştır. Ama şeklen her şey Allaha, İslama bağlanmış, nasıl ki bugün dahi “laik” ve Cumhuriyetçi Fransa halen temel prensip olarak din kökenli “Dieu et mon droit” (Allah ve benim hakkım) kabul ediyor ve ABD parasının üstüne “In God We Trust” (Allaha güveniyoruz) yazılmışsa. 1876 Anayasası’nın üçüncü maddesine göre Osmanlı saltanatı, hilafeti içererek (haiz olarak diyor) uygulanan geleneğe göre en büyük evlada aittir. Madde 4, Padişah hilafetin gereği olarak İslamın hamisi ve tüm tebaanın hükümdarı ve padişahıdır, diyor. (Önemi dolayısıyla 4’üncü maddeyi aynen veriyoruz: Zatı Hazreti Padişahı hasbel hilafe dini İslamın hamisi ve bilcümle tebaa-i Osmaniye’nin hükümdar ve padişahıdır.) Madde, padişahı İslamın başı ve temsilcisi değil, hamisi yani koruyucusu yapıyor ki öteden beri Osmanlı sultanlarının sıfatı bu olmuştur. Madde 8 ise “Osmanlı devleti tabiyetinde bulunan efradın cümlesine herhangi din ve mezhepten olur ise olsun bilaistisna Osmanlı tabir olunur,” diyerek vatandaşlığı (tabiyeti) Osmanlılığın temeli yapmıştır. Nihayet en önemlisi Madde 11, “Devlet-i Osmaniye’nin dini İslamdır” dedikten sonra “Bu esası korumak ve asayişi ve genel adabı ihlal etmemek surette Memalik-i Osmaniye’de maruf olan bilcümle edyanın (dinlerin) serbestii icrası ve cemaati muhtelifeye verilmiş olan imtiyazati mezhebiyenin kemakân cereyanı devletin tahtı himayetindedir” der.
Aslına çok yakin olarak verdiğimiz bu son maddenin söylemek istediği kısaca şudur: Osmanlı devletinin dini İslamdır ve diğer din ve mezheplere tanınan din serbestiyeti devletin garantisindedir. Başka bir sözle bu madde halkın çoğunluğunun ana kimliği olan İslamı devletin dini yaparak bu dine kültürel öncülük veriyor ve diğer dinlere de tam serbestî vermekle onları ikinci plana itiyor. Eskiden eşit olan dinî cemaatler şimdi bir hiyerarşiye tâbi olarak ülke içinde İslamın başa geçtiği görülüyor. İşin garip tarafı şudur ki, klasik Osmanlı devletinde de İslama öncülük tanınmakla beraber din serbestliği devletin emrinden değil dinî cemaatlerin kültür otonomisinden kaynaklanıyordu. Devlet bu otonominin kaynağı olmaktan çıkıyor ve onun koruyucusu oluyor. Devlet kendinin de üstünde bir güç bulunduğunu kabul ediyor. Batıda bu üstün güç “tabii kanun” olarak kabul ediliyor. İslamda Allah oluyor ki, ikisi de bir yerde aynı şeyi değişik kelimelerle söylüyor.
Madde 16’da, okullarda da verilen derslerin “milel-i muhtelifenin umuru itikadiyelere” (çeşitli dinî grupların inançlarına) göre olacağını söylemekle beraber maddenin başına kesin bir hüküm getirerek “Bilcümle mektepler Devletin tahtı nezaretinde,” demekle eğitim sistemini devletin emrine sokuyor. Eğitim ise devletin seçtiği ideolojiyi ve kültürü yaymada ana araç olmuştur. Zaten her yerde, Avrupa dahil tüm “millî” devletler eğitimi kendi “millî” kültürlerinin aracı yapmışlardır. Böylece Anayasa, okullarda gerek gördüğü zaman devletin kendi kültür görüşünü kabul ettireceğini vurgulamıştır. Böylece Müslüman ve gayrimüslim okullar devletin kontrolüne girmiştir ve bilhassa gayrimüslimler bundan durmadan şikâyet etmişlerdir. 1876 Anayasası’nda yer almış yukarıdaki hükümler, tekrar edelim, eski klasik Osmanlı devletinin kimliğini kökünden değiştirmekte idi.
Yazının devamını okumak için tıklayın.