Osmanlı Devleti Türk mü idi?
Senelerden beri tartışılan ve uzun sure tartışılacak Türk kimliği konusunu doğru ele almak için her şeyden evvel Osmanlı devletinin kimliğini belirtmek gerek. Bunun için de her şeyden evvel modern millî devlet kimliğinin siyasi bir kimlik olduğunu söylemek gerek. Millî devlet ise (National State, l’etat national) 18. yüzyıl sonunda Avrupa’da hâkim duruma geçen ve etnik ve dil kimliğini esas alarak ülke kimliğini tayin eden bir devlet şeklidir. Din bu kimlikte kültür olarak algılanır ve temel hak olarak sayılır. Siyasi bakımdan hâkim olan, belirli bir dil konuşan ve kendini belirli bir etnik grup ile özdeşleştiren hâkim grup, genelde devlete kendi etnik grubunun ismini verir. Bu arada siyasi ve askeri gücü elinde tutan bu grup hâkim olduğu kitlenin dilini ve kültürünü benimseyerek o grubun bir çeşit sözcüsü olur. (ABD, Belçika ve İsviçre devlet kimlikleri istisna olduğu için onları bir yana bırakacağız.) Millî devlet belirli bir etnik grubun ve kültürün temsilcisi olarak ortaya çıktıktan sonra tarihi kendi “millî” açısından yazar ve düşman olarak seçtiklerini alabildiğine kötüler. Bu çeşit gülünç tarih yazanların başında Balkan ülkeleri ve onları tutan Batı tarihçileri gelir ve hedefleri Türklerdir. Türk “millî” tarihi ise halen inceleme bekleyen bir konudur.
İdare edenlerle edilenler aynı dini paylaştıkları takdirde asimilasyon ve kaynaşma çok daha hızlı ve sarsıntısız olur. Kimlik değiştirme örnekleri tarihte sık görülen bir olaydır. Mesela 7. yüzyılda Volga boylarından gelip Tuna’yı geçerek Balkanlara inen Türk asıllı Volgar-Bulgar (proto Bulgarlar) hâkim oldukları Slav aşiretler tarafından asimile edilerek onların dillerini alarak, Slavlaşmışlardır. Bulgarlar, Kral Boris (852-889) zamanında Bizans aracılığı ile (başta Katolikliği denedikten sonra) Ortodoksluğu kabul ettikten sonra “millî” kimliklerine son şeklini vermişlerdir. Böylece bu Türk (Volgar) Slav kitlesi birbiriyle çok daha sıkı kaynaşarak bugünkü Bulgar milletini yaratmışlardır. Fakat dil ve din değişmelerinden evvel bir Bulgar devleti ortaya çıkmıştır ki bu dil ve din değişmelerini o devlet düzenlemiş ve devlet Bulgarlarla ayni Ortodoks dinini ve Slav dilini paylasan Sırplardan, Ruslardan ayrı kimlik almalarını sağlamıştır. Selanik asıllı Cyril ve Methodius sayesinde Bulgarlar kendi alfabelerini (Helen alfabesine dayanır) ve kendi Bulgar kiliselerini kurarak bu millî oluşu perçinleştirmişlerdir. Ohri (Ohrida) şehrinin hem kilise hem devlet merkezi olarak Bulgar ve sonra Osmanlı tarihinde çok ilginç bir yeri vardır. Ama din ve devlet-hanedan farkı Bulgarları ve Osmanlıları birbirinden ayırmıştır. Daha yakın zamana gelince aynı olayı başka ülkelerde de görmek mümkün. Fransa’da ilk kez Paris civarında “Fransa adası” olarak bilinen küçük bir eyalet farklı dil ve kültürlere sahip Bretonları, Oksitanları (bunlar halen etnik farklarını korurlar) kendi topraklarına katarak bugünkü Fransız millî devletini kurmuştur. Diğer yandan Güney Amerika’ya sahip olan ve imparatorluğun bir parçası yapan ve yerli halka Hıristiyanlık (Katolik) sayesinde hâkim olan İspanya 19. yüzyılda bu kıtanın birçok ülkeler halinde parçalanmasına engel olamamıştır. Bugün Güney Amerika yi idare eden elitler İspanyolca konuşan Katolik üst sınıf olmalarına rağmen devlet ve siyasi kimlik bakımından İspanya’dan çok farklıdırlar. Halen Kızılderili kökenli yerli halkın büyüyen direnişiyle karşılaşmaktadırlar.
Bu devlet örneklerini çok geniş bir biçimde tanıtmanın amacı bugünkü millî devletlerin doğuşunun ve kimliğinin tek bir modele bağlanamayacağını anlatmaktır. Modern devlet, din, dil ve devlet mekanizmasının birbirini etkileyerek yarattıkları siyasi bir mahlûktur ve hiçbiri diğerine benzemez. Bu durumda Osmanlı devletinin kimliğini kendi oluşum koşulları içinde incelemek ve bugüne nasıl geldiğini anlamak kesin bir mecburiyet halini almaktadır.
Yazının devamını okumak için tıklayın.