Osmanlı elitleri ve Türkleşme
Osmanlı devletini yöneten (Cumhuriyette bu yönetim değişik şekilde devam etmiştir) ikinci grup, yani askeri (kılıç erbabı, kalem erbabı), taşra ileri gelenleri yani devleti temsil eden veya onunla işbirliği yapan ve ondan çıkar sağlayanlardan oluşurdu. Bunlar kimlik açısından reayaya –üreticilere- nazaran farklı bir manzara arz ederlerdi. Osmanlıda idareci sınıfın baş kültürel özelliği Müslüman ve devlete hâkim oluşu idi. İslamı sonradan kabul etmiş, devleti idare eden vezirler, memurlar ve hatta ulema sayısı oldukça yüksekti ve önemi yoktu. Irkın Osmanlıda ve İslamda ayırıcı tarafı yoktu. (Mesela Hayatizade Mustafa Efendi (ö. 1692), doğuşta Moshe ben Raphael Avranel isminde Yahudi bir hekimdi. Meşhur “macunu” icat edenlerden biridir. Onun oğlu müderris olmuş, torunu Mehmet Emin efendi Hayatizade hekimbaşı iken şeyhülislam olmuştur. Eyüp’te meftundur.) Din, devlet kapısını açan bir çeşit pasaport olmakla beraber idareci sınıfı –yani askeriyi diğer gruplardan ayıran ve onları birbirine kaynaştıran bağ idareci sınıfına mensup yani “devletlû” olmaktır. Halk bu grubun siyasi güç sahibi olduğunu bilerek ona “Osmanlı” demekte idi ki bu terimin dinle pek ilişkisi yoktu: bürokrasiyi, orduyu kapsamakta idi. Osmanlı devletini bir bakıma ayakta tutan güç bu reaya-askeri iş bölümü idi ve birinin diğerine karışması kesin yasaktı. Ama bu iş bölümü birini daima kumanda etmek diğerini yani reayayı hizmetçi mevkiine sokmuştur. Bu ayrımın yarattığı bir kültür vardır ve bu rejimlerin değişmesine rağmen devam edebilir.
Osmanlının çöküşünü sosyal grupların yerini bilmemelerine, birbiriyle karışmamalarına yani bugün çok olumlu karşıladığımız sınıf farklarını kaldıran demokratikleşmeye verenlerin sayısı yüksektir.
Yazının devamını okumak için tıklayın.