Dil ve “Türkleşme”
Osmanlı toplumunun içinde bulunan çeşitli Müslüman etnik ve dil gruplarının paylaştıkları İslamiyetin 19. yüzyıl ilan edilen Osmanlılık dini bir “cemaat” kimliği olmaktan çıkararak onu siyasi bir ortaklığın yani “millet’in kimliği şekline sokmasını daha evvelki yazılarda belirttik. Osmanlı devletinin hanedan bir devlet olmaktan çıkarak modern halka dayanan fakat Müslüman bir devlet olarak, hem de beklentilerin tam tersine, nasıl oluştuğunu anlattık. Şimdi Osmanlılığın Türklerden farklı çeşitli diğer Müslüman etnik ve dil gruplarını nasıl “Türk”e dönüştürdüğünü ele alacağız.
Siyasi olmayan bu kültürel Türkleşmede dil birinci derecede rol oynamıştır. Resmi Türkçenin şekil değiştirerek halk diline yaklaşması ve Türkçe konuşanların sayılarının gittikçe artması, tepeden inme emirle değil tamamıyla doğal bir şekilde, iletişimin genişlemesiyle ve basının ön plana çıkmasıyla olmuştur. Devlet dilinin Osmanlının kuruluşundan beri Türkçe oluşu ve merkezî bürokrasinin genişlemesi ve taşraya hâkim olması Türkçe konuşanların sayısının artırmasıyla standart bir dile olan ihtiyacı açıkça ortaya koymuştur. Modern bir bürokrasi yetiştirmek için kurulan rüştiyeliler, idadîler ve ondan sonra Harbiye ve Mülkiye gibi üst seviyedeki okullar Türkçe yazılmış ders kitapları kullandıkları gibi tedrisatı da Türkçe yapmakta idiler. Modern sayacağımız ve üst düzeyde kadı mahkemelerinin yerini alacak Nizamiye mahkemelerinin dili yine Türkçe idi. Eskiden bazı taşra mahkemelerinde davalar yerli dil ile görülürken 1870’ten sonra tercüman kullanarak Türkçe ile olmuştur.
Şüphesiz ki Türkçenin süratle yayılması ve gittikçe sayıları artan bir kitle tarafından konuşulması modern bir basının ortaya çıkması ve okuyucunun anlayacağı bir dil ile gazete basması Türkçenin süratle yayılmasına yol açmıştır. Matbaa Türkçenin yayılmasında birinci derecede rol almış ve bu Sultan Abdülhamid döneminde olmuştur. Bu yeni dil ile yazılan modern “Türk” edebiyatının ortaya çıkması ise Osmanlının Türkleşmesinde son derece etkili olmuştur. Modern edebiyat ruhen ve lâfzen Türkleşmeyi hızlandırmıştır ki bu konuda söylenecek çok şey daha vardır. Bilindiği gibi gazete dilinin yani, yeni Türkçenin oluşunda İbrahim Şinasi gibi Ahmet Mithat Efendi, Ahmet Rasim vesaire gibi halka yakın yazarların birinci derecede katkısı olmuştur. Üzerinde ısrarla durulması gereken bir nokta vardır, çünkü bunların tümü Osmanlı Türkü idi.
Şüphesiz ki Anadolu ve Rumelinin Türkçe konuşan halkının Orta Asya’ya kadar bir tarihe ve kültüre sahip olması ve bu halkın yavaş yavaş öteden beri kendini açık şekilde Türk (Türkmen, Yörük vs. isimler de kullanılırdı) olarak bilmesi ve Anadolu ve Rumeli Müslümanlarının çoğunlukta olması Osmanlının Türkleşmesinde büyük yeri vardır. Osmanlı devletinin modernleşmesinde ve Türkleşmesinde bugün konuşulan Türkçenin gelişmesinde göçler ve saire nüfus hareketlerinin de büyük payı olduğunu belirtmek yerinde olur. Göçlerin toplumun Türk kimliğini almasında ve bilhassa topluma yeni bir ruh ve canlılık vermesinde ve yeni edebiyatın doğuşunda yeri büyüktür. Nasıl ki 1950’den sonra köyden şehre göç Türkiye’nin kültürünü ve siyasetini kökünden değiştirmişse. Ondokuzuncu yüzyılın ortasında ortaya çıkmaya başlayan bu “Türkçe” ne “Osmanlının” ne de Orta Asya’nın Türkçesi değildir. Bu 19. yüzyıl sosyo-ekonomik ve kültürel değişmelerin yarattığı yeni Osmanlı toplumunun halkının ruhuna, tarihine ve kültürüne uygun modern bir şekil alan bir Türkçedir. Bu Türkçenin 1940’lardan sonra dilimizi anlaşılmaz hale sokan Türkçe ile ilgisi azdır. Birinci serbest linguistic konularına uygun olarak değişmiş, diğeri tepeden inme basının yardımı ile kabul ettirilmiştir. Bu ayrı bir konudur. Halkın büyük bir kısmının gittikçe “Türk” olduğunu ilan etmesi onun “millî”leştiğinin bir delilidir.
Yazının devamını okumak için tıklayın.