Yıllar evvel çıkan Demirtaş Ceyhun’un (ilk olarak Mayıs 1992’de basılan ve Kasım 1993’e kadar on bir baskı yapan) ‘Ah Şu Biz ‘Kara Bıyıklı’ Türkler’ kitabını geçenlerde tekrar okudum. Yazar, toplumumuzu ilgilendiren can alıcı konulara dokunmuş. Kitap, yazarın çalışmaları, okudukları, yazdıkları arasında kafasına takılan fikirlerden, sorulardan izlenimlerden oluşuyor. Ceyhun, halkın neden 12 Eylül darbesi karşısında sessiz kaldığını soruşturduktan sonra “Türk olmak” nasıl bir şeydir diye soruyor. Yazar haklı olarak göçebeliğin, Türklerin kültürünü ve kişiliğini devamlı etkilediğini yazıyor. Fakat çok ilginç bulduğum bu kitapta yazar Ceyhun Türklerin her değişikliğe rağmen, Avrupa’nın göbeğinde yaşamalarına rağmen halen “Türk” olarak yaşamakta ısrar ettiklerini de belirtmektedir.
TÜRKLER HER YERDE TÜRK- Ben de yıllar evvel Batı Berlin’in ana caddelerinden birinin tam ortasında, şehrin sahibi gibi rahat hareket eden üç bayan gördüm. Yürüyüşlerinden, konuşmalarından Türk olduklarını derhal anlamıştım. Aynı, yani “Türk” kalmakta ısrar eden bayanları Arabistan’da Medine’nin sokaklarında da gördüm. Dünyanın her yerinde Türkler binlerce insan arasında hemen “Türk” olduklarını belli ediyorlar. Demek ki bir yerde din üstünde, yer ve zaman ötesinde Türk diye bir insan, ona kimlik veren bir güç var.
KİMLİĞE BAĞLILIK- Türk kimlik meselesi bilhassa saptırıldığı, varlığı inkâr edildiğinde bütün gücü ile ortaya çıktığını görürüz.. Bir kaç yıl evvel yayımlanan ve yüzlerce baskı yapan ‘Ah Şu Çılgın Türkler’ kitabına karşı duyulan ilginin kaynağı, bu özünü korumak kararı idi. Türkiye’de devamlı yaşayan, gazeteleri Türkçe okuyan yani bir Türk sosyo-politik ortamında yaşayan bir kimse için, kimlik konuları ilk bakışta önemli olmayabilir. Fakat kimlikleri inkâr edildiği, sorgulandığı veya aşağı görüldüğü zaman kimliğe bağlılık birden kendini gösteriverir. Bu kimlik siyasi veya dinsel değil, kişinin “özünü” ve aidiyetini ifade eden derin köklü bir kimliktir.
AMERİKALI FAKAT TÜRK PAPAZ- Kimlik konusu ile ilgili bir olayı halen çok iyi hatırlıyorum. Çok sene evvel Wisconsin Üniversitesi’nin Platville kampusunda yaptığım bir konuşmadan sonra yanıma bir papaz geldi. Her şeyiyle tam bir Amerikalıydı. Uzakça bir kasabada yaşadığını söyledikten sonra özel gayret göstererek geldiğini çünkü amacının bir Türk’ü tanımak “koklamak” olduğunu söyledi. Bu merakın kökenini sorduğumda papaz efendi “ben de Türk’üm” dedi. Sonra anlattı. Makedonyalı bir Türk ailenin çocuğu imiş. Çeteler anne ve babayı öldürmüş. Öksüz kalan altı yaşında bu çocuğu bir Bulgar ailesi evlat edinmiş sonra beraber ABD’ye göçmüşler. Aile çocuğu Hıristiyan olarak yetiştirmekle kalmamış onu papaz mektebinde okutmuş. Kendimi nedense farklı hissediyordum sonra Türk kökenli olduğunu öğrenince başkalığımın nedenini anladım dedi papaz efendi.
OSMANLI’DAN BUGÜNE- Bunlar uzunca derin düşünülecek konulardır. İttihat ve Terakki devrinde yani imparatorluktan milli devlete geçişte Türklerin ne olduğu uzun uzadıya tartışılmıştır ki tartışmacıların arasında liberal olarak tanınan Prens Sabahaddin de vardı. Osmanlı devletinin kurucusu ve hâkimi görülen Türklerin bu kadar etnik ve din grubu içinde neden en gelişmemiş bir topluluk olarak kaldığı durmadan tartışılmıştır. Ziya Gökalp Osmanlı’yı hâkim sosyal bir sınıf olarak görmekle kalmamış bu sınıfın, Türklerin millet olarak bilinçlenmesini önlediğini ileri sürmüştür.
Yazının devamını okumak için tıklayın.