MHP hakkında yazım bazı yorumlara ve sorulara yol açtı. Durumu kendim ve bilhassa Türkiye’nin siyasi tarihi açısından tekrar ele almak istiyorum. Benim açımdan MHP siyasi ve sosyal bir olay, sosyologların deyimiyle incelenmeye değer bir “case”dir. Siyasi partiler tarihi açısından bakıldığı zaman MHP’nin Cumhuriyet döneminde kurulan 260 kadar parti içinde özel bir durumu vardır. 1954’ten beri şekil ve isim değiştirerek bugüne ulaşmış, ülkenin üçüncü partisi olmuştur. Demek ki bu partinin savunduğu fikirleri tutanlar vardır. Siyasi partiler hakkında verilen hükümler zamanla değişebilir. Terakkiperver Parti 1925’te, Serbest Fırka 1930’da kapatılmıştır. Resmî görüşe göre bu partiler irticayı körükledikleri ve Cumhuriyet rejimini tehlikeye soktukları için kapatılmıştır. Hâlbuki bu partilerin böyle amaçlar gütmedikleri ve kapatılmalarının hatalı olduğu ve Türkiye’de demokrasinin yerleşmesini geciktirdiği bugün kabul edilmektedir. Bizzat rahmetli İsmet İnönü Terakkiperver Parti’nin kapatılmasının hata olduğunu söylemiştir. Hayatta olsa idi bugün Anayasa Mahkemesi önünde bulunan dava hakkında da aynı şeyi söyleyebilirdi. Bu gerçekleri göz önünde tutarak, MHP’ye, evvelden peşin verilen hükümler ve kararlardan kurtularak bakmak gerek.
Bir örnek vereyim. Osmanlı devletinin kuruluş yıldönümü münasebetiyle Ankara’da toplanan bir konferansta konuşan devlet adamları ve parti başkanları arasında Sayın Devlet Bahçeli de vardı. Çok güzel bir konuşma yapmıştı. Yanımda oturan tanınmış bir profesör arkadaşa dönerek Bahçeli’nin konuşmasının çok kaliteli olduğunu söyledim. Arkadaş ise konuşmanın gerçekten iyi olduğunu fakat Bahçeli’yi siyasi tutumundan dolayı beğenmediği için konuşmasını da asla önemsemeyeceğini söyledi. Hâlbuki ben konuşmayı Bahçeli’nin mantıklı düşünen, gerçekleri görebilecek kapasitede bir insan olduğunun bir delili olarak görmüştüm. Simdi asıl konuya dönelim.
Ben siyasi partilere ülke insanlarının düşüncelerinin, kaygılarının, özleyişlerinin bir ifadesi olarak bakmaktayım. Siyasi partiler ülke idaresine sahip olma amaçları yanında topluma tepeden inme kabul ettirilen kararlara karşı bir protesto olduğu kadar haksızlıkları ve yanlışlıkları düzeltme vasıtalarıdır. Barış içinde, düzenli bir şekilde halk desteğiyle düzeltilen yanlışlar veya toplum arzusuna ve özlemine uygun alınan kararlar toplumsal barışı güçlendirir ve sonunda demokrasinin yerleşmesini sağlar. Mahkûm edilen bir fakir veya parti bir süre sonra aklanır, görüşlerinin olağan olduğu kabul edilir. Çok sene evvel İstanbul Üniversitesi’nde bir doktora seminerinde sendika kurma hürriyetinin demokrasinin temel taşlarından biri olduğunu savunduğum için sosyalist-komünist olarak ilan edildim. Bugün sendika kurma hürriyeti o kadar olağan hale gelmiştir ki sözü bile edilmiyor. Londra Dışişleri Konseyi’nde yaptığım bir konuşmada Türkiye’de din hürriyetinin demokrasinin ölçüsü haline geldiğini, laikliğin Türkiye koşullarına göre anlaşılmasını söyledim. Bu konuşma yayınlandı ve onu okuyan bir dost bana “Sen artık reaksiyoner bir dinci olmuşsun” dedi. Hâlbuki o tarihlere kadar eski laikliğin baş mimarı olan CHP tutumunu değiştirmiş ve din hürriyetini genişletmişti. O sıralarda evimde misafir ettiğim rahmetli Bülent Ecevit’le Türkiye’deki laikliği tartışmıştık. Rahmetli Ecevit CHP’nin bu konuda yeni yol izlemesi gerektiğini kabul etmiş fakat bazı parti üyelerinin bu konuda katı düşündüğünü söylemişti. Kanımca laiklik konusunda kırk yıldan beri yapılan tartışmaların sonu gözükmüştür. Bugün önünde bulunan davada Anayasa Mahkemesi’nin vereceği tarihî karar bu tartışmaları uzatabilir, ağırlaştırabilir veya kısaltabilir, bitirebilir. Laiklik tartışmalarının Türkiye siyasi hayatını, düşüncesini ve demokrasisini nasıl etkilediği aşikârdır.
Yazının devamını okumak için tıklayın.