Derviş Ahmet adında bir Bektaşi yaza denk gelen Ramazan’da susuzluktan çok bunalmış, dili damağına yapışmış. Tam o sırada şakır şakır akan bir çeşmenin önünden geçiyormuş. Dayanamamış. Avuçlarıyla kana kana içmeye başlamış.
Bunu gören biri: “Ne yapıyorsun baba? Utanmıyor musun? Ramazan on iki ayda bir geliyor” diye çıkışınca Bektaşi isyan etmiş: “O mübarek her yıl gelir. Ama Derviş Mehmet dünyaya bir kere gelir.”
Şimdi bu fıkrayı niye anlattım. Tabii ki çok susadım da ondan.
Hazır anlattım bari bu meselden bir nasihat çıkaralım.
Söyleyin bakalım ey ümmet-i Muhammed.. Bu fıkrada Ramazan’da gündüz vakti su içene “utanmıyor musun” diye çıkışan adamı mı daha çok sevdiniz, yoksa susayınca orucunu açan Bektaşi’yi mi?
Anladım.
Hâlbuki asırlardır bu fıkra anlatıldıkça herkesin Bektaşi tarafından pek güzel benzetilmesine gülünen adamcağız da kendince Kuran’ın Müslümanlara emri olan “Emri bil maruf nehyi anil münker”e göre hareket etmekteydi. Yani iyiliği emredip kötülüğü men ettiğini düşünmekteydi. Peki, hiç Allah’ın emrini yerine getiren bir adam asırlık bir fıkraya meze olur mu? Allah’ın emri kulun kaba sabalığına kurban gitmiş olmasın?
Hem siz hiç bitince Bektaşi’nin değil, sofunun insanda sempati hisleri uyandırdığı bir Ramazan fıkrası duydunuz mu?
O yüzden de Hayrettin Karaman’ın “Tahammül mü hoş görmek mi?” yazısını okuyunca hiç endişelenmedim ben.
Yazının devamını okumak için tıklayın.