Ortaokulu bitirdiğim yaz, liseye başlayacağım sene koyu bir merak içimi sarmıştı. Merak, her şeye ilişkin bir merak, bir iştah, derin bir anlama ve konumlanma arzusu... O dönemki ruh halimi sonradan öğrendiğim Tecessüs kelimesi çok güzel ifade ediyordu. Bu durum beni, ne bulursam okumaya sevkediyordu.
Babam ve annem için “kitap okumak “ deyince akla önce “roman okumak” gelirdi. Evin kitaplığında çoğunluğu 70’lerde basılmış birçok roman vardı, teorik kitap daha azdı. Siyasal görüşlerini de genelde edebiyat üzerinden kurmuştu bizimkiler. Bu bahsettiğim kitapların çok büyük çoğunluğu “solcu” kabul edilen yazarların romanlarıydı. Özellikle Türk edebiyatından olan örnekler öyleydi. O yaz bu romanlara dalmıştım. Fakat 70’lerin “sol” kabul edilen birçok romanı benim kafamdaki soruları karşılamıyordu. Bir tek Yaşar Kemal apayrı bir edebiyat tadı veriyordu. Ama Samim Kocagöz, Fakir Baykurt gibi “köy romancıları” beni daraltıyordu, sahici değil yapay bir dünyaları vardı. Hele 70’lerde Milliyet Gazetesi Roman Ödülü de almış İrfan Yalçın’ın Pansiyon, Huzur gibi kitapları tamamen “fake” ve zırva geliyordu bana. İşte tam o karmaşada hem “gerçeği arayış” gayretiyle, hem çarpıcı üslubuyla ve vurucu cümleleriyle ilgimi çok çeken bir romancı vardı. Bu isim Kemal Tahir’di...
Devlet Ana bambaşka bir eserdi. Kafamda Osmanlı’ya ilişkin Kemalist kalıpları sarsmıştı. Çorum ağzından devşirilen o üslup o yaştaki beynimi o yıllara ışınlıyordu. Kemal Tahir romanlarında gerçek şahsiyetler konuşuyordu, çok sarsıcı diyaloglar vardı. Ben onları o zaman “gerçek” diye okuyordum ama sonradan anladım ki Kemal Tahir, “yaratıcı”lığıyla o satırları kotarıyordu.
Yazının devamını okumak için tıklayın.