Depremden bir gün önce Elazığ’daydım. Deprem bir gün evvel olsaydı ben de bir gece yarısı otel odasındaki yatağımda sallanacaktım. Muhtemelen kitap okurken yakalayacaktı deprem beni. Çünkü bir gün önce tam o gece yarısı saatinde Halil Berktay’ın Taraf yazılarını topladığı ikinci kitabını, Özgürlük Dersleri ’ni okuyordum yatağımda uzanarak...
Uzun zamandır bir deprem yaşamadım. Zaten hayatımda güçlü bir depremi hiç yaşamadım. Ne yapardım bilmiyorum. Panikler miydim acaba? “Ölmeden önce ölünüz” sözüne inancım tam oldu her zaman. Ama ne kadar içselleştirmiştim bu hikmetli sözü, bilmiyorum...
17 Ağustos depreminde Çeşme’deydim. Eve çok geç gelmiştim gene. Depremi hiç hissetmedik oralardan. Babam sabah yanıma gelip, telaşla uyandırmıştı beni. “Kalk oğlum, İstanbul’da büyük deprem olmuş. Durum berbat” demişti...
Şok bir vaziyette TV karşısına geçtiğimde ekranda dörtlü çello grubu Apocalyptica çalıyordu. Metallica grubununUnforgiven parçasının dört çello ile icra edilmiş o versiyonu aklıma kazınmıştır o yüzden...
Elazığ’da olsaydım, panikler miydim bilmiyorum ama bir zarar görmeme ihtimalim çok büyüktü. Bir köyde, bir kerpiç evde değildim çünkü. Sağlam bir oteldeydim. Gerçi en sağlam sanılan lüks binalar bile çöktü 17 Ağustos’ta.
Bürokrat-müteahhit-belediye üçgenindeki iğrenç kumpas biz bu ülkenin yurttaşlarını ölüme mahkûm ediyordu. Yine de şehir ahalisi sonradan bu deneyim üzerine çok dikkat etmeye başladı ev alırken. On yıldır şehirdeki yapılarda nitelik arttı. Fakat köylüler kimsenin umurunda değildi.
Yazının devamını okumak için tıklayın.