"Uzun sıcak yaz" diyecektim...
William Faulkner'ı anacaktım...
O harika filmden bahsedecektim...
Paul Newman'ın, Joanne Woodward'ın, Orson Welles'in, Faulkner'ın bir hikâyesinden uyarlanan Long Hot Summer filmindeki görüntülerinin, aniden çıkıp gelmek için, hafızamda böyle 'boğucu' bir yaz mevsimini beklediklerine şaşırdığımı bir de.
Ve cehennemin niye hep ateşle, sıcakla, yanmakla özdeşleştirildiğini, "soğuktan tir tir titreyeceksiniz, donacaksınız" denmediğini sorgulayacaktım.
Bir aksilik olmasaydı da cumartesi günkü yazımı gazeteye gönderebilseydim tabii.
Sonradan baktım ki, Yıldırım Türker de hemen hemen bunları anlatmış o günkü köşesinde, hem de tam benim aklımdaki başlıkla.
Yazım yayımlansaymış başlıklar ve konular çakışacakmış. Anlatım biçimlerimiz farklı olsa da.
Yazıyla uğraşın ya da uğraşmayın, doğrudan bilgiye dayalı değilse, gündemde olan, herkesi alakadar eden konulara dair sizin de bir bakış açınız, bir fikriniz, bir hissiyatınız oluyor elbette; eğer düşüncelerinizi ve duygularınızı ifade edecek bir platforma sahip değilseniz, medyada sizinkine yakın ve benzer görüşleri dile getirenlere rastladığınızda memnun oluyorsunuz. Bir temsil kabiliyeti kazanmış oluyor içinizden geçenler ne de olsa. Ancak bunları seslendirebileceğiniz kendinize ait bir alan varsa ve bir nedenle o sahayı kullanmadıysanız, o süreçte söylemek istediklerinizi sizden önce başka ağızlardan duyar, başka kalemlerden okursanız hayıflanıyorsunuz biraz.
Yazının devamını okumak için tıklayın.