‘Dış dünyayla’ ilişkim en alt düzeyde seyrediyor bir süredir. Daha doğrusu, ‘dışarıda’ olup biten hiçbir şey umurumda değil bugünlerde.
Yalnızca annemin sağlığı ilgilendiriyor beni. Bir kere daha anlıyorum ki benim için ‘gerçek hayat’, ailemden, sevdiğim insanlardan oluşuyor.
Orada bir rahatsızlık, orada bir tatsızlık, orada yolunda gitmeyen bir şeyler varsa hayat duruyor sanki, başka her şeyle bağlarım kesiliyor.
Sanıyorum bu yüzden insanların kişisel dertleri, acıları, dramları, her zaman daha çok etkiliyor beni toplumsal olandan.
İş güç, başarı, para, mal mülk, itibar, şöhret hepsini toplasanız, sevdiğiniz birinin en küçük sağlık problemine bile değmez.
Hele ki o insan kanınızdan, canınızdan biriyse...
Hele ki o insan annenizse...
Hayatınızın başlangıcında o var...
İlk koku, ilk çehre, ilk ses.
Ve ilkler yer ediyor hafızanızda, bütün bir ömür, aslında çocukluğunuzda yaşadıklarınızla şekilleniyor.
Unutmuş olsanız dahi bilmeden özlediğiniz, hep o ilk hatıralarınız.
Bir dünya yazarıydı, 87 yaşında ölen Jorge Semprún, İspanyolca ve Fransızca yazardı. Biri haricinde, kitaplarında çocukluğu yok denecek kadar az yer alırdı. Doğduğu şehir Madrid’i İspanya İç Savaşı nedeniyle on üç yaşındayken terk etmişti. Yine de, “On üç yaşınızın Madrid’inden, çocukluğunuzdan geriye ne kaldı” sorusuna “Her şey kaldı bende, her şey!” cevabını veriyordu.
Çocuklukla ilişkisini “kaybedilen sonra tekrar bulunan bir dilin ilişkisi” olarak tanımlıyordu.
Yazının devamını okumak için tıklayın.