Ona Tanrı’yı sevdiren günahın çekiciliğiydi...
Yıldızların donanmaya çevirdiği enfes bir yaz gecesi konuşmuştuk Paulina’yı.
Mussorgsky’nin Çıplak Dağda Bir Gece’sini dinliyorduk, kalplerimiz olağandan daha hızlı çarpıyordu.
Öyle yakın görünüyordu ki yıldızlar, Tanrı’ya da yakınlaşmış hissediyorduk galiba kendimizi...
Kâinat bir mucizeden başka neydi ki...
O anda, orada, bu mucizeyi yaratana inanmazlık edemezdiniz.
Paulina da Tanrı’ya yakın olmak için istiyordu günaha girmeyi.
Bir aşkı kutsal yapanın günaha yakınlığı olduğunu sezmişti
Masumiyetin, kutsallığa ihtiyacı yoktu...
Masumların, hiç günaha girmemişlerin, kutsala ne ihtiyacı olurdu...
Oysa o ‘tapınmadan’ sevmeye razı olamazdı; sıradan bir sevgiyle yetinemezdi.
Doğası müsaade etmezdi buna.
Tanrı’yı bir sevgili gibi, sevgiliyi Tanrı’ymış gibi sevmek istiyordu.
Henüz, bunu dileyecek kadar günahsızdı.
Ve bu anlamda hep ‘masum’ kalacaktı bir bakıma.
“Beni kim sevecek acaba, kim öldürecek?” Sevmenin ölmek olduğunu ‘hisseden’ Paulina’nın merak ettiği buydu.
Sormuştum: “Seven mi öldürür, sevdiğimiz mi?”
Bir yıldız mı kaymıştı o anda, bize mi öyle gelmişti. O yıldızlı gecede bunu ‘bir işaret’ saymıştık.
“Tanrı’yı seven biz miyiz, yoksa Tanrı mı bizi seviyor? Bu sorunun cevabını biliyorsak, seninkini de verebiliriz.”
Bazı sorular yanıtsız kalmaya mahkûmdu ya da her an değişmeye...
Pierre Jean Jouve’un Paulina’sı, Paulina 1880’de, hayran olduğu resimde, İsa ile evlenmiş Azize Caterina’nın ölümüne bakıp, karar verir, “sevmek ölmektir”.
Yazının devamını okumak için tıklayın.