Nasıl da ıssızdı sokaklar. Tek kanallı televizyon günlerinin ruhu dolaşıyordu sanki şehirde. O ruha yabancı kalmak istemedim. Eve dönüp, ‘herkesle’ beraber, Bihter’in acısını izledim ben de. Hava da buna müsaitti.
Aşk acısından da öte, dayanılmaz bir azaptı Bihter’in çektiği. ‘Seyirci olmak’ zorunda bırakılmıştı çünkü. Sevdiği adamın, gözlerinin önünde, başka bir kadınla yakınlaşmasına, onu sevmesine, sevişmesine tanık olmuştu.
Ne muazzam bir işkenceydi ona yapılan. Keşke, sahiden “kaçsaydı” Behlül. Sanırım Bihter bunu tercih ederdi. Uzaklarda, bilmediği, tanımadığı, haberinin olmadığı bir kadınla, kadınlarla, ne yaşıyorsa yaşasaydı. O zaman sevmekten vazgeçmese de, canı yansa da, özlese de, unutamasa da böyle yıkılmazdı, hırçınlaşmazdı ve ‘çirkinleşmezdi’.
Cins kedilerin, ölülerini sahiplerine göstermemeleri gibi, kadın ya da erkek, insanların asaleti de başkalarıyla yaşadıkları duygusal ilişkileri kendilerine aşkla bağlı olanların gözlerinden saklamalarındaydı belki.
Evet, ‘hava’ müsaitti, ben de Aşk-ı Memnu’nun finalini seyrettim. Gece yağmurlu ve serin, toplumsal ‘iklim’e üzüntü ve endişe hâkim, siyasi ortam gergindi.
Yazının devamını okumak için tıklayın.