“Biz ayrılamayız” sözünden korkarım ben. İster duygusal, ister toplumsal, ister siyasal, ister ekonomik bir mana taşısın, her anlamıyla gizli bir tehdidin, bir tehlikenin, bir hükmetme arzusunun kokusunu alırım.
Ayrılıkları küçümsemek değil, ayrılırken, ağlamayı, üzülmeyi, acı çekmeyi anlamamak ise hiç değil; söz konusu olan duygusal bir beraberlikse hatta, öfkelenmeyi, hırslanmayı, nefreti bile anlarım. Ancak ortak bir geçmişten kalan ne varsa yakıp yıkmayı, ayrılanı harap etmeyi, ona hayatı zehretmeyi kabullenemem.
Arada duygusal bir ilişki yoksa, bir iş ortaklığından, bir siyasi bütünlükten, toplumsal bir aidiyetten bahsediyorsak, “birbirimize ihtiyacımız var” denmesinden yanayım, eğer taraflardan biri ayrılığın onlara zarar vereceğini düşünüyorsa.
Ancak aşkta ve sevgide kâr zarar hesabı olmaz. “Sensiz yapamam” diyeni de, “onsuz yaşayamayacağını” söyleyeni de anlamayacak kimse çıkmaz herhalde ama “biz ayrılamayız” demek farklıdır bunlardan. Kendi duygularıyla karşısındakini bağlamaktır.
Aşk deyince aklıma gelen ilk, belki de tek ünlü çiftti onlar. Yıllar sonra ortaya çıkan aşk mektupları bu hissimde yanılmadığımı bana kanıtladılar. Dünyanın gelmiş geçmiş en güzel yüzlü kadınlarından, sayesinde, hakikaten ondan başkasında pek rastlanmadığı için, “menekşe gözlü” sıfatı hemen her dile giren Elizabeth Taylor ile yakışıklılığı yanında güzel ve etkili konuşma sesiyle çok çekici bir erkek olan Richard Burton’ın fırtınalı aşkları, elbette herkesin bildiği, yirminci yüzyıla damgasını vuran aşklardan biriydi.
Yazının devamını okumak için tıklayın.