Alıp başını yavaş yavaş uzaklaşmak mı...
Güvenli bir sahile yanaşıp, demir atmak mı...
Hayat bazen ikisine de izin vermez, fırtınalı bir denizde ne ileri ne geri gidemeden, hatta önünüzü göremeden, dalgalarla mücadele edip durursunuz.
Toplumsal her mücadele bir yere varır sonunda. Kişisel olanlar içinse aynısını söylemek zor.
İster istemez o mahut soruyu sorarsınız kendinize: Ânı yaşamak mı, ânın getirdiklerini değerlendirebilmek mi?
Zamanında ilkini önemseyip ikincisine boşverdiyseniz, gün gelir yalnızca ânı yaşayabilmenin çaresizliğiyle baş başa kalıverirsiniz.
Bir an sonra ne olacağını kimse bilmez ama acıklı olan ‘gelecek anları’ düşünmekten, hayal etmekten, ona dair bir adım atmaktan bile korkmaktır.
Ve o zaman ne ânı yaşayabilirsiniz ne de değerlendirebilirsiniz zaten.
Mutsuzluk, geçmişten fayda, gelecekten umut olmadığını anlamak, bir âna hapsolmaya mecbur kalmaktır.
İstanbul’da rüzgârın ferahlattığı güzel bir ağustos günü, geçen yazın bunaltan nemli sıcağını hatırlayıp, bu ‘ödüle’ şükretmeli yine de.
Bu yazın geçen senekinden daha sıcak ve nemli geçtiğini iddia eden bir arkadaşım, benim itirazıma karşı “sen öyle hissediyorsun” diyor.
Somut bir gerçeğin bir ‘his’ veya ‘fikir’ olduğunu sananlar, savunanlar şaşırtıyor beni.
Tıpkı demokrasinin kriterlerinden yahut dinin gereklerinden söz ettiğinizde “ben aynı görüşte değilim” diyenler gibi.
Demokrat, dindar vesaire olmayabilirsin fakat bir dinin, bir ideolojinin herkese göre ayrı kuralları, ayrı işleyişi olamaz ki.
Yazının devamını okumak için tıklayın.