Yeniden çocukluk günlerime dönsem... Çok nadiren de olsa, o mecliste bulunmayanlardan birine dair ‘imalı’ bir söz geçtiğinde “dikine” Ahmet amca avuçlarını birbirine çırpıp “selam olsun, selam olsun” diyerek, konuyu açılmadan kapasa...
Gerçekten de ne zaman gazeteleri elime alsam, gezdiğim dolaştığım yerlerde iki çift laf duysam, elimde olmadan hatırlıyorum hiç dedikodu yapmadan saatlerce sohbet edilebilen o yılları.
Dedikodu eskiden yok muydu, elbette vardı. Sadece bugünkü kadar yaygınlaşmamıştı çünkü ne teknolojik imkânlar yeterliydi ne medya ağları bu derece gelişmişti ve belki de asıl önemlisi maddi getirisi yoktu. Günümüzde ise medya içinde başlı başına bir ‘sektör’ dedikodu.
Şansıma mı diyeyim, şanssızlığıma pek karar veremiyorum, dedikodu alışkanlığı olmayan ve dedikodunun tasvip görmediği bir aile ve dost çevresinde büyüdüm. Dedikodusuz da, ya da öyle olduğu için, gayet renkli, esprili, entelektüel sohbetlere tanık oldum.
Yine de ‘dedikodusuzluğun’ en önde gelen figürü, babamın yakın arkadaşlarından ve meslektaşı, her şeyi kafasına göre, kendi bildiğince yaptığı, klişelere aldırmadığı, herkesin söylediğine kulak asmadığı için “dikine” lakabı ile anılan Ahmet amcaydı. Onun yanında hiç kimse bir başkasının gıyabında konuşamazdı, “selam olsun” der, keserdi lafı.
Şimdi sağ olsa, bütün bu yaşananlara ne der, nasıl değerlendirirdi tahmin etmeye çalışıyorum. Koca bir toplumu ve medyayı susturamayacağına göre, her akşam, vazgeçemediği iki kadeh rakısını içerken, kâh ötmeyen kanaryasını seyredip bilgece düşünceler üreteceği âlemlere dalar kâh eşiyle ve dostlarıyla hasbıhal etmeye devam ederdi sanırım.
Yazının devamını okumak için tıklayın.