Son günlerde sık sık hatırlar oldum o bildik fıkrayı. Hani, karısının kendisini aldattığından şüphelenip tuttuğu dedektif, ihanetin her aşamasını ona telefonla “karın lüks bir arabaya bindi; şimdi, arabasına bindiği o erkekle baş başa, mum ışığında yemek yiyorlar, şu anda birbirlerine sımsıkı sarılmış dans ediyorlar” diye rapor ettikçe “du bakalım, n’olucak” diyen adamı anlatanı. Dedektif, ikisinin beraberce adamın evine gittiklerini bildirir, “Du bakalım n’olucak?” der bilmek istemeyen koca... Soyunup, sarmaş dolaş olduklarını haber verir, replik değişmez: ”Du bakalım n’olucak?”... Perdeleri çekip, ışıkları söndürdüklerini söyler, adam yine emin olamaz, “Du bakalım n’olucak?”
Kondurmak istemiyorsan kondurmazsın...
İnanmak istemiyorsan inanmazsın... Ama bütün emareler ayan beyan ortadayken, başkalarını kandıramazsın.
Esas kuşku duyulması gereken, onca plan, onca doküman ve yaşanmış bunca deneyime rağmen, asla şüphe duymamak, hiçbir şeyi sorgulamamak ve araştırılıp soruşturulmasına karşı çıkmak bence.
Adına ister darbe planı deyin olan bitenin, ister senaryo; hatta isterseniz ‘beyin fırtınası’ olarak kabul edin, gerçek değişmiyor ki neticede. Bu ülkede, “muasır medeniyetlerde” var olmayan bir hukuk rejimi hüküm sürüp gidiyor, çok uzun yıllardır.
Ha siz de fıkradaki kocanın yaptığını yapıp anlamazdan gelebilirsiniz; ya bir şeyleri göze alamadığınızdan ya işinize öylesi geldiğinden, çıkarınıza o türlüsü uygun olduğundan ya da sevdiğiniz, tercih ettiğiniz tam da bu olduğu için.
Yazının devamını okumak için tıklayın.