Gökyüzü uğursuz bir dumanla kaplanıyor. Yerden yükselen toz bulutu havada asılı kalıyor.
Bir felaketle çöken, bir felaketin çöktüğü şehri yarım saate yakın süreyle karartıyor.
Haiti’yi vuran deprem, önce bu görüntülerle yansıdı ekranlara, internete ilk bu görüntüler düştü.
İçinde acının ve ölümün tüttüğü tozun dumanın arkasındaki facia çok çabuk gösterdi yüzünü.
Başkent Port-Au-Prince bir dakikadan fazla süren sarsıntıyla adeta yerle bir olmuştu; on binlerce ölü olduğu tahmin ediliyordu.
Yoksul ve yoksun ülkenin en ‘mamur’ bölgesinde bile afete dayanıklı yapılar inşa edilmemiş. Şehirdeki en lüks otel binası, Başkanlık Sarayı, Birleşmiş Milletler Barış Gücü Karargâhı olsun, yıkılanlar arasında.
Üzerinden birkaç gün geçip de felaketin bilançosu ağır ağır kendini gösterirken, Haiti halkı “umutsuzca doktor arıyor”, “umutsuzca yardım bekliyor” ve ülke dışındaki Haitililer umutsuzca ülkedeki yakınlarına ulaşmaya çalışıyor. Onları izlerken yüreğinizdeki acıma duygusu yakıcı bir ‘isyan’la alevleniyor.
Karşısında herkesin eşit olduğunu sandığımız ölümde dahi yok eşitlik.
Tabii afetler gelişmişlik gelişmemişlik ayrımı yapmıyor ama verilen kayıpların sayısı, sonrasında çekilen cefalar arasında kıyas kabul etmez bir fark çıkıyor ortaya.
İnsanoğlu yeryüzünde eşitliği sağlamak yerine, varolan eşitsizlikleri misliyle arttırmak için yarışıyor adeta.
Bir yanda bir hastalığa çare bulmak hatta bazen tek bir insanı kurtarmak için, gerçekten insani amaçlar uğruna harcanan milyon dolarlar, diğer yanda onları öldürecek silahların yapımına, o silahların alımına dökülen akıl almaz meblağlar.
Yazının devamını okumak için tıklayın.