On sekiz yirmi yaşlarındaydım. Bir gece bir pubta, iki kadının birbirlerine fevkalade galiz küfürler savurarak kavga ettiklerine şahit oldum. Ayırmasalardı, aralarındaki küfürleşmenin vurdulu kırdılı bir dövüşe dönüşeceğine şüphe yoktu.
Daha önce kadınların hiç bu derece ‘erkekvari’ sövgüler ve vücut dili kullanarak dalaştıklarını görmediğim için tuhaf gelmişti bana.
O zaman, insan davranışlarını belirleyen ve yönlendiren asıl saikin kadın veya erkek olmak değil, içinde bulunulan ortam ile şartlar olduğunu düşünmüştüm.
Daha sonra çok kereler rastladım kadınlar arasında geçen bu türden sahnelere... Hemen hepsi de o ilk kanaatimin pekişmesini sağladı.
Geçenlerde Elif Şafak’ın, kadınlar arası ilişkileri “kız kardeşlik” kriterleri üzerinden değerlendiren yazısını okuyunca hatırladım o kavgaları. Çünkü Şafak, geleneksel ortamlarda var olan kadın dayanışmasının modern çevrelerde neden ortadan kalktığını, birbirlerine destek olmak şöyle dursun, niye inadına köstek olduklarını, hemcinslerini niçin acımasızca eleştirdiklerini sorguluyordu. Bence sorunun cevabı tam da burada saklıydı zaten: Sözünü ettiği modern, rekabetçi ve başarının tek kıstas, ‘görünür’ olmanın en büyük ihtiras olduğu çevrelerde.
Kadınlar sanat, siyaset ve ticaret alanlarında, akademik dünyada, medya sektöründe daha etkin rollerde var olmak isteyince benzediler erkeklere... Erkekler arasında rekabet yok demesin kimse bana... Ayak kaydırmaca, hile, iftira, önünü kesme, bel altı vurma, çekememezlik, hem de en ‘âlâsından’ mevcut erkek dünyalarında.
Sanmıştık ki kadınlar ‘erkeklere ait’ ortamlara girince, onlar da daha nazik, daha kontrollü, daha anlayışlı olmaya dikkat edecekler, en azından öyle görünmeye özen gösterecekler.
Yazının devamını okumak için tıklayın.