Beyazperdeye ya da ekrana gözlerinizi dikmiş, nefesinizi tutmuş, bir silahlı soygunu, zekice planlanmış bir hırsızlığı, ustaca düzenlenmiş bir dolandırıcılığı, bir ihaneti, bir cinayeti izliyorsunuz...
O anda soyguncudan, hırsızdan, dolandırıcıdan, hainden, hatta katilden yanasınız. Çünkü başrol onlar için yazılmış ve siz onların başarmasını, kaçmasını, kurtulmasını, yakalanmamasını istiyorsunuz...
Bir süreliğine bütün değerlerinizi unutuveriyorsunuz; gerçek hayatta olsa asla onaylamayacağınız, kınayacağınız, karşı çıkacağınız, lanetleyeceğiniz ne varsa hepsine sempati duyuyor, hak veriyor, anlayış gösteriyorsunuz... Ceza görürlerse üzülüyor, üstelik cezalandıranlara kızıyorsunuz da...
Hele bir de filmin kahramanı olan oyuncuyu beğeniyor, yakışıklı, güzel, çekici, seksî buluyorsanız, yaptıklarına hayran bile oluyorsunuz...
İşte bazen kendi yaşamımızda da böyle “sahneleri” oluyor hepimizin; başrolde ya biz varız ya da çok sevdiğimiz birini yerleştiriyoruz oraya, daha doğrusu, rolleri paylaşıp karşılıklı “oynuyoruz”. O zamanlarımızda değer yargılarımız altüst oluyor, başkalarında rastladığımızda yadırgadığımız, ayıpladığımız şeyleri hoş görüyor, herkesin tıpkı bir film seyircisi gibi bizim yanlışlarımızı kabul etmelerini dahası alkışlamalarını bekliyoruz...
Bu “oyunun” senaristi, yönetmeni, oyuncusu biz olduğumuzdan onun hakkında küçücük bir eleştiriye tahammül edemiyoruz ama Allah için etrafımızdakilerin hatalarına en müsamahalı yaklaştığımız dönemlerimiz de öyle dönemlerimiz.
Yazının devamını okumak için tıklayın.