Ayrılıklar olmasa anıları olur muydu insanın...
Anıları böyle değerli olur muydu?
Onları hatırlamak bu kadar yürek burkar, ruhu bu kerte acıtır mıydı?
Anılara tutunmak hayata tutunmanın bir yolu bazen; hayattan vazgeçenlerin değil, vazgeçmek istemeyenlerin sarıldığı dal.
Sımsıkı sarılmakta onlara, unutma kaygısı mı ağır basar, unutulma korkusu mu daha fazla...
“Yaşadım” diyebilmek için, “vardım” diyebilmek için ihtiyaç yok mu hatıralara...
Elde ne çocukluk ne gençlik güzellik, ne aşk ne de sevdiklerimiz kalmadığında bile, yaşananlar, yaşadıklarımız yani anılarımız değil mi bize onların bir zamanlar var olduğunu, aslında bizim varoluşumuzu kanıtlayan?
Ayrılık sadece birilerinden, bir yerlerden ayrılmak değil çünkü, belli yaşları, belli zamanları, belli aşamaları geride bırakmak.
Tek bir cümleyle üşüştü zihnime onca düşünce...
Bu tek cümle açtı kapısını, gördüm: İnsanlığın ortak duygularının hep o ‘ilk ayrılışın’ izlerini taşıdığını.
“Uzun süreceği belli olan ayrılığımda hep anılarıma tutunacağım.”
Jerusalem’in ‘isimsiz’ kahramanı söylüyor bunu. Markar Esayan’ın son romanında ‘yaşayan’ şu sekiz yaşındaki küçük çocuk.
Yazının devamını okumak için tıklayın.